29 Eylül 2016 Perşembe

Güçlükleri insan kendi kendine yapar


Kolaylıklar çoktur. Güçlükleri insan kendi kendine yapar. Hızır vardır. Biliyor musun? Allah'ın imkan âleminin her yerinde. Hakk'ın bunalmış kullarına yardımının mümessilidir. İstisnasız her kula.

Dr. Münir Derman [k.s]

Halkın çoğunluğu düşlerle yetinmek zorundadır


Latin Amerika'da dünya nimetlerinden yararlanma az sayıdaki kişinin saklı hakkı olduğundan, halkın çoğunluğu düşlerle yetinmek zorundadır. Yoksullara varsıllık, ezilmişlere özgürlük düşleri satılır, yenilmişlere kazanma düşleri sunulur ve güçsüzlere güçlülük aldatmacaları yutturulur. Radyo, televizyon ve filmlerin dünyadaki eşitsiz düzeni haklı çıkarmak amacıyla yaydığı simgesel çağrıları tüketmek için okuma bilmeye bile gerek yoktur. Her dakika bir çocuğun hastalık ya da açlıktan öldüğü ülkelerimizin bugünkü koşullarını yazmayı sürdürmek için kendimize bir de bizi ezenlerin gözüyle bakmamız gerek. Kitle, "bu" düzeni doğal, Tanrı buyruğu bir düzen olarak kabullenmeye alıştırılır; sistem vatanla özdeşleşir, öyle ki yönetime karşıt (düşman) kişi hain ya da dış ülke casusu durumuna düşer. Güçlülerin yasası kutsal kitap durumuna getirilir ve bu yasa aşağılanmış halkların başlarına gelenleri yazgıları olarak kabullenebilecekleri biçimde sistemden yanadır.

Eduardo Galeano, Söz Mezbahası
(Görüşmeler, Gözlemler, Görünümler)

Burası Bursa


İlk yılım oldukça sıkıntılı geçmişti -garajdaki sabahçı kahvesinin acı çaylarını unutamam; uyuyanı uyandırırlar, çayı dayarlardı ardından-. Sabahlara kadar dolaştığım çok olmuştu ıssız sokaklarda. Ulu Cami’nin avlusunda sabahlamanın keyfi başkaydı. Şadırvanın hemen arkasında, çarşıya inen merdivenlerin başında bir bank vardı; onu oturup sabahı beklemenin keyfine doyamazdım gerçekten. El ayak çekilince ay gelir, sessizce iki minare arasında dururdu. Çarşı arkanızdadır, şehir çoktan çekilmiştir kuytusuna. Şadırvan, taş avlu, Cami-i Kebîr, kavî minareler ve yukarıda ay... Gümüş bir perde iner kubbelere, taşlara, fetih görmüş çınarlara... Kadim bir zamandan kalmış gibidir her şey. Siz aya bakarsınız; ay size bakar. Ne bir gören olur, ne bir duyan. Çarşı yorgundur; şehir uykudadır. Geldiği gibi gider sessizce yine ay. Çok geçmez Orhan Camii’nden yana çınarlardan yayılan kumru sesleri şehri sabaha hazırlar. Sonra kesmişler onları; kim kesmiş, neye kesmiş anlamış değilim. Kumrular sabah ötüşlerini şimdi nerelerde yapıyorlar, bilmiyorum...

Hasan Aycın, Bir Bursa Hatırası, Uludağ Yayınları
(Türkiye Yazarlar Birliği Bursa Şubesi, Editör: Mustafa Bâki Efe)

Hilafetin merkezine boğazına kadar beton döken Çağdaş Müslümanlar


İstanbul'u görünce içim burkuldu, Allah'ın el muntakim sıfatı düştü aklıma. İrkildim... Demek bu yüzdendi diye mırıldandım. Hilafetin merkezine boğazına kadar beton döken Çağdaş Müslümanlardan Allah intikamını demek bu yüzden alıyordu. Anlamıştım... Biz O'nun kevni ayetlerine döktük betonu O'da bizim kalplerimizi katılaştırdı, merhametsiz bir Müslümanlığa mahkum etti bizi. Çağın belası betonlaşan şehirlerde taş kalpli merhametsiz Müslümanlar olarak yaşamaya mahkum edilmemizdi, anladım. Suriye'de betonların altında kalan Müslümanlığımız Anadolu'da betonların üstünde yükselemezdi ya!

Prof. Dr. Hilmi Demir, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
twitter.com/HilmiDemir60

28 Eylül 2016 Çarşamba

Kadınlara vahşetle medeniyet kuranlar


DAEŞ geçtiğimiz günlerde çarşafın içinde pantolon giydiği gerekçesiyle genç bir kadını yere yatırmış, onlarca erkeğin, çocuğun ve kadının gözleri önünde “kahraman” bir erkek onu kıyasıya kırbaçlıyor. Daha görmediğimiz neler olup bittiği de büyük ölçüde herkesin malumu.

Fransa’da son on yıldır İslam’a yönelik bütün eleştirilerde ilk hedef alınan kitle kadınlar. Başörtülü kadınlara kamu kuruluşlarında çalışma yasağı yetmedi, plajlarda ‘burkini’ adı verilen kapalı mayolarla bırakın yüzmeyi sahilde oturup bir hava almaları bile yasaklandı. Siyasetçiler için ekonomik krize bir çözüm üretmekten çok daha kolay ve popülist bir söylem çünkü kadınlara saldırmak.

Almanya’nın Münih kentinde Müslüman bir anne kıza saldıran, tokatlayan nefret suçu işleyen adama nasıl bir müeyyide uygulandı acaba? Peki, ya New York’ta başörtülü bir kadını elbisesinin bir ucundan çakmakla tutuşturup kalabalığın ortasında sakince yakmaya çalışan adam nerede şimdi? Sol kolunda aniden bir yanma hisseden kadının mucizevi kurtuluşu suçu ortadan kaldırdı mı?

Her gün birkaçına rastladığımız boşandığı karısını doğrayan, infaz eden adam haberlerine sıra gelmedi bile. Daha birkaç gün önce Mardin’in Sulak Mahallesi’nde bıçakla doğranan, sonra yakılan 21 yaşındaki Ayşe’ye de.

Birine yapılan herkese yapılmış sayılmadıkça ilerleme olmayacak. En çok can yakan da bu meselelere kısmen de olsa, sadece kadın yazarların eğilmesi. Erkeklerin kalemleri neden kahreden bir sessizlikle susup kalıyor acaba?

Yıldız Ramazanoğlu
(Karar, 28.09.2016)

Bursa’nın imara açılan tarım arazileri


Bursa, Katırlı Dağları eteklerinde yapılmış TOKİ konutlarını gösteren fotoğraflar dolaşıyor sosyal medyada. Düz bir alanda 10-12 katlı sayısız apartman, birbirine kenetlenmiş halde, göğe uzanıyor. Kafa karıştıran bir görüntüsü var doğrusu, niye orada olduklarına bir cevap bulamıyoruz. Arkada görünen tek tük evler bir köyün yutulduğunu veya yutulmak üzere olduğunu gösteriyor. Bina ormanı bir hayli kalabalık bir nüfusun haberini veriyor. Kim yaşayacak bu apartmanlarda, tahmin etmek zor. Başını sokacak bir ev sahibi olmaya çalışan insanlar, bu beldeyi hangi sebeple tercih edebilir? Hava güzel, ortalık yeşil, koyunlar bile var. Ama bakalım ileride koyun sürüsü otlayacak arazi bulacak mı buralarda? Beri taraftan, seçilen proje tipinin bu araziye hangi açıdan uygun olduğunu da anlamakta zorluk çekiyoruz. Arazi o denli geniş olduğu halde bloklar arasındaki mesafe bir hayli dar tutulmuş.

...

Katırlı konutları kabaca 70 bine yakın “dar gelirli” bir nüfus için tasarlandı. Oysa hemen yakında bulunan Gürsu ilçesinin nüfusu 50 bin civarında. Tarıma uygun araziler oluşturabilecek bir teknolojiye sahip değiliz, Anadolu’yu gezip gördüğüm kadarıyla. Öyleyse, birinci sınıf tarım arazilerine, hiç de çevre faktörü önemsenmeden küçük şehirler kurmak nasıl bir zorunlulukla ilgili olabilir? İnternette araştırma yaptığımda, Bursa’nın imara açılan tarım arazileri konusunda sayısız istismar haberine rastladım. Bu kadar önemli bir konunun birkaç hatırlı kişinin insafına terk edildiğine dair örneklerin göz önündeki sonuçları, bir an önce aklımızı başımıza almamız gerektiğini gösteriyor. Hatırlı tanıdıklar kanalıyla sadece birinci sınıf tarım alanları için değil, sit alanları için de imar izni alınması keyfiliği artık son bulmalı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bütün ülkede birinci sınıf tarım ve sit alanlarının inşaat sektörü ve fabrika atıkları tarafından işgaline ciddiyetle eğilmeli. 

Tarıma ihtiyacımız olmayabilirmiş gibi bir telakkiye savrulduk son yıllarda. Bahçeler siteye dönüşürken, bahçe işçileri de inşaatlarda çalışıyor. Henüz Ordos’larımız yok bizim, ama bu gidişle herhalde olacak.

Cihan Aktaş
(Dunyabulteni, 26.09.2016)

27 Eylül 2016 Salı

İnsanın çöpleşmesi, ruhun çölleşmesidir


Kiralık iş gücünün gelişmesi ve iş piyasasının ortaya çıkmasıyla, iş gücü arz ve talebi dengesizleşti. İnsan bolluğu fikri kök saldı ve yapısal işsizlik kavramı ortaya çıktı. Gereksiz insanlar son derece modern iki meşgalenin, düzen oluşturma ve gelişmenin çöpü ya da ikincil zayiatıydı artık. Bazı üçüncü dünya şehirlerinin kenarlarına kurulmuş bulunan çöp mahalleler, modern düzen ve gelişim izleğinde yer alamayan bireylerin nasıl kusulduğunu, şehir hayatında dahi onlara bir yer bulunamadığını gösterir. Buralar suçun kol gezdiği ve bildik şehir kurallarının işlemediği yerlerdir. Depresyonun bir ruhsal rahatsızlık olarak neredeyse salgın boyutuna tırmanması da, hız ve verimlilik ekseninde işleyen modern kapitalist çarkın giderek daha çok insanı öğütmesinden kaynaklanıyor. Bu çarkta bir dişli olamayan insan çöpleştiriliyor. İnsanın çöpleştirilmesi, maddi değerlerin her şeyin mihveri olduğu bir dünyada, ruha vurulan son darbedir.

İnsanın insanlıktan çıkarılması FETÖ, PKK, DAİŞ ve benzeri terör örgütlenmelerinin de temel umdesidir. Kişinin kendi hayatını bile isteye çöpleştirmesi diyebiliriz buna. Kişinin bireysel varlığının bütün soru ve gerilimlerinden yüz geri edilerek bir mekanizmanın dişlisi haline getirilmesi, ancak onun kişiliksizleştirilmesiyle mümkündür. Soru soramayan, kötülüğe itiraz edemeyen ve ancak mensubu olduğu grup varlığının bir aksamı olarak varlık gösterebilen kişi zaten çöpe dönüştürülmüştür. İşlevini tamamladığında kaldırılıp atılacak, yeri geldiğinde feda edilecek bir çöp. Bireylikten çıkarılma kişinin kendi hesabına düşünmesini önler. Bundan sonra o kişi grup düşüncesini, kendisi yerine düşünülmüş ve ona ezberletilmiş olan ortak ezberi kendi fikri olarak benimser. Duygu ve ruh dünyasını habis narsisizmden mustarip, kibirlerinin akıllarını eksilttiği kişilere emanet vermekle iradi bir varlık olmaktan çıkar ve kendi kendisini çöpleştirir. Çöp, çöplüğünü ancak tedavülden kaldırıldığında idrak edebilir.

İnsanın çöpleşmesi, ruhun çölleşmesidir. Ruhun çorak ülkesinde mefkûre ve adanmışlık değil, kısa vadeli menfaat vardır. Dolayısıyla kendini çöpleştiren bir insan grubu da şu veya bu ideolojinin etekleri altına sığınarak oradan kendilerine dünyalık devşiren nebbaşîn takımıdır. Onları twitter âleminde, mitinglerde en ön saflarda cengâverlik yaparken görürsünüz ama uyduruk kahramanlık hikâyeleri kısa vadeli bir çektir, anında menfaate çevrilmek ister. Kimi ruhların yükselerek bize bir ülke verdikleri bu mübarek toprakta, çalan, çırpan, topraktan rant yaratmak isteyen, uyanık mürailer sadece burada kalmak ve doymak bilmez bir iştahla talan etmek ister. Bir çöpe dönüşmüş hayatları o kadar fena kokar ki yanlarına yaklaşmak istemezsiniz.

15 Temmuz bana göre insanın çöpleştirilmesine de bir isyandır, insanı bozan ve fıtratından uzaklaştıran bütün iğva düzenlerine karşı, şiirsel bir ‘isyan ahlâkı’dır. İnsan iradesini gasp eden ve insanı/vatanı çöpleştirecek bir işgal hareketine karşı ruhun güzelliğini bayrak edinen bir büyük dalgalanış. Bize düşen görev, hayatın ve insanın çöpleştirilmesine karşı durmak ve toprağı, insanı, inancı kirleten her ne varsa onunla savaşmaktır. İnsan bir çöp değildir.

Kemal Sayar
(Gerçek Hayat, 26.09.2016)

Kudüs İsrail'e verilecek bir seçim rüşveti değildir


Trump'un dillendirdiği, her tür insani değer ve kutsalı hiçe sayan söylemeleri Netanyahu ile görüşmesinde iyice çığırından çıktı. Seçildiği takdirde Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıyacağını açıkladı.

...

Kudüs İsrail'e verilecek bir seçim rüşveti değildir. Kudüs ne sadece İslamcıların, ne Filistinlilerin hatta Arapların meselesi olmaktan ibaret değildir.

Hatta Kudüs sadece Müslümanların meselesi de değildir.

Kudüs Müslümanların olduğu kadar Hıristiyan dünyasını da ilgilendiren, siyonist sömürgecilerin işgali altındaki kutsal şehirdir.

Bu nedenle İsrail'in tek yanlı ilan ettiği başkent olma iddiası başta Amerika olmak üzere dünya tanıma cesareti gösterememiştir. Trump'un masaya sürdüğü Kudüs kartı, ne siyasi ne de hukuki olarak tek yönlü alabileceği, oldubittiye getirilecek bir karar olmasının çok ötesindedir.

Derin sessizliğe, dağınıklığa ve rehin alınmış siyasi iradelere rağmen İslam dünyası için Kudüs karşılığı olmayan hamaset konusu değildir. Ve sadece Filistin-İsrail çatışmasıyla sınırlı bir mesel de değildir.

Siyonist sömürgeciliğe karşı çıkmayı antisemitizm, Kudüs davasını dillendirmeyi “İslamcı terörizm” olarak algılanmasını isteyenlerin tüm algı operasyonlarına, bölgedeki Müslüman aktörlerin olanca kayıtsızlıklarına rağmen bu coğrafyanın şahdamarı Kudüs'tür. 

Netanyahu hazır Amerika'ya gelmişken emperyalizme övgüler düzmekten de geri kalmamış. Avustralya başbakanına, ülkemiz dediği Filistin'i Osmanlı hakimiyetinden çıkardıkları için müteşekkir olduğunu söylemiş. Tabii bunu tüm reel gerçekleri altüst eden bir dille yapıyor. Sanki dedeleri bu topraklarda doğmuş, kimsenin yaşamadığı Filistin de Osmanlı işgalinde arazi parçasıymış gibi bir dil. Anzakların bile Britanya emperyalizmine alet olmaktan utandıkları bir dönemde sömürgeci-işgalci dille meşruiyet sağlayamaya çalışmanın ahlaki sınırı ne olabilir ki? Diğer tarafta küresel emperyal güç olarak Amerika'yı yönetmeye kalkanların siyonist sömürgecilere rüşvet yarışına girmeleri de dünya düzeninin ahlaki yapısını gösterir.

Akif Emre
(Yenişafak, 27.09.2016)

24 Eylül 2016 Cumartesi

Celaleddin Ökten'in cenazesinden bir hatıra


[Peder] "Ben gideyim Medine'ye" dedi. O zaman Fahreddin Efendi "Ne işin var?" deyip önüne geçiyordu. "Oranın Allah'ı başka mı yâ hû?" diyordu. Sonra Mehmed Zâhid Efendi hazretleri bu Medine iştiyâkına sıcak bakınca oraya gitti [intisâb etti]. Fahreddin Efendi pederin vefatını öğrendikten sonra "Yâ çok da üşür" demiş. Cenazeyi götürüyoruz, Muzaffer Efendi var cenazede. O zaman hazret Cerrâhî hulefâsından... Dervişleri ile birlikte Fatih Câmii'nden aldık pederi, Edirnekapı'ya doğru arka yoldan gidiyoruz. Cerrâhi âsitânesine giden dört yola gelince Muzaffer Efendi dedi ki "Dönelim de hâcet penceresinden bir niyaz edelim". "Nakşî cemaâtinden bir zât, lüzum yok, o zaten başka bir efendiye intisâb etmişti" dedi [başka biri]. Muzaffer Efendi'nin cevabı pek ârifâne oldu; "Demek başka bir gül daha koklamış Hocaefendi". Hepsine rahmet olsun.

Sadettin Ökten, Hayatımdan Portreler, sf. 50

Celaleddin Ökten ve Abdülhâkim Efendi hazretleri


Babam anlatıyor; "Ben, tekke tekke geziyorum. Duydum ve eminim ki Abdülhâkim Efendi hazretleri, bir mürşid-i kâmil. Cuma günleri vaaz ediyor Kaşgârî'de, namazdan evvel. Bir gideyim dinleyeyim Hazret'i dedim, gittim. İçimden de niyaz ettim; Efendi, bu günkü vaazında şeyh-i müsellikin evsâfını anlatsın diye. Şeyh beni görmesin diye direğin arkasına oturdum." Şeyh Efendi bir ders okutuyormuş sürekli. Kürsüye çıkmış, demiş ki; "Bugünkü dersi te'hir ediyorum, bir başka mevzûyu size anlatacağım. Mevzûmuz şeyh-i müsellikin evsâfı.". "Ben dinliyorum direğin arkasından" diyor babam. Şeyh seslenmiş: "Celâl Efendi o direğin arkasından çık, bu mevzû seni alâkadar eder." "Beni ön safa oturtturdu, ön halkaya... Anlattı." demişti peder. "Ama gönlüm ısınmadı." Muhabbet, intisâb, îman böyle bir şey işte.

Sadettin Ökten, Hayatımdan Portreler, sf. 32-33

21 Eylül 2016 Çarşamba

Mukkadime'den: Devlet, basiret, medeni insan, alışkanlıklar


"Önsözleri atlayanlar yaratıcıya karşı saygı duymayanlardır; yaratıcıya, yani insana. Bazen revak saraydan daha muhteşem. İbn Haldun'un Mukaddime'si gibi."
- Cemil Meriç, Jurnal 1. Cilt

Eğer devlet basiretli hareket eder, tedbirli davranır, haksızlık etmez ve doğru yoldan sapmaz ise pazarından som altın ve saf gümüş revaç bulur. Ama kin ile hareket eder, kötü amaçların peşinde koşar ve zulüm ve batılın komisyonculuğuna yönelirse o durumda pazarında sahte ve kötü şeyler revaç bulur. Araştırıp doğruyu bulmadaki ölçü, eleştirel ve basiretli olmaktır.

Medeni insan bir taraftan lüks ve konfor içinde diğer taraftan da eğitim ve öğretimin disiplin ve baskıya dayalı terbiyesi altında yetiştiğinden sert ve haşin kişiliğini kaybetmiş ve başkalarının korumasına muhtaç biri haline gelmiştir. Diğer taraftan medeni insan dini açıdan da bozulmuştur. Çünkü çok nadir istisnalar dışında medeni insan genellikle lüks alışkanlıklarının esiri olmuş ve nefsi bu alışkanlıklarının bağımlısı haline gelmiştir.

Alışkanlıklar, insanın tabiatını alışageldiği şeyler istikametinde değiştirmektedir. Bu yüzden insan, geldiği soyun değil yaşadığı ortamın ve alışkanlıklarının çocuğudur.

İbn-i Haldun, Mukkadime

Dürüst Müslüman niyetini temiz tutar ve iyiliği ister


Doğru dindarlık niyete bağlıdır. Dürüst Müslüman niyetini temiz tutar ve iyiliği ister... Bir Müslüman, (namaza kalktığında) diliyle “Yüzümü gökleri ve yeri yaratan Allah’a çevirdim” (En‘âm, 79) derken, kalbi Allah’tan uzakta olup dünya çıkarları ve tutkularıyla meşgul ise, yüzünü Allah’a çevirdiğini söylemesi bir yalandır. Bir kimse, (namazda) “iyyâke na‘büdü” (Allahım! Yalnız sana kulluk ederim) derken, kulluğun özünden kopup, Allah’tan başka şeyleri kendine amaç olarak seçmiş; nefsinin, dünyanın ve tutkularının kölesi olmuşsa Allah’a kul olduğunu söylemesinin gerçekle ilgisi yoktur. Hakiki kul, Allah’tan başka her şeyin tutsaklığından kurtulan, böylece tam özgürlüğe erişen kimsedir.

Din araç yapılarak dünya kazanılmaz; aksine dünya araç yapılarak din kazanılır.

(İlim adamı olarak) devlet büyükleri ve haksız iş yapan memurlarla ilgili üç farklı tutum takınabilirsin.

İlki ve en kötüsü: Onların kapısında dolaşırsın.

İkincisi ve daha az zararlı olanı: Onlar senin ayağına gelirler.

Üçüncüsü ve en iyisi: Onlardan uzak durursun; sen onları görmezsin, onlar da seni görmez.

Kibir arttıkça akıl eksilir.

Gazâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn

Birlikte varoluş tasavvuru yitirilirse


İslam dünyasının kendi arasında sağlam bir kültürel etkileşim oluşturamaması üzerine tebliğ hazırlarken gördüm ki edebiyatımızdaki kopukluklar resim, sinema, müzik ve sanatın her dalında hüküm sürüyor.

2013’te İhsan Kabil’in büyük emeklerle hazırladığı Gelişen Ülkeler Film Festivali’ne katılan Müslüman yönetmenlerin çoğu bir tek Türk filmi izlememişti, biz de onları takip edememiştik açıkçası. Festivalin başlığındaki “çok yakın çok uzak” tanımı tamamıyla mevcut durumumuzun bir yansıması. Kültürel olarak bu kadar yakın olan halklar ve sanatçılar birbirini sanatın insani atmosferi içinde daha yakından ve oylumlu tanıma imkanından yoksun.

Ülkemizin ve Orta Doğu’nun parçalanmasına duyulan korkuyu sadece silahla ortadan kaldırmak mümkün değil, bunu deneyimledik. Coğrafi haritanın parçalanmasından önce ortak değerler ve birlikte varoluş tasavvuru derin yara alıyor. İç içe geçmiş tarihlerimizin edebiyata yansımış inceliklerini okumaktan mahrumuz. Herkes kendi gettosunda kendi hikayesine kulak kesilmiş sadece.

PKK’nın mesela bu yönde açtığı uçurum silahla verdiği zarardan fazla. Orta Doğu’da en büyük müşterek değer darbelere, tiranlara, baskılara, ayrımcılıklara karşı durmak için önüne her sandık konmasında uzlaşmayı, barışı, bir arada yaşamayı seçen milyonların varlığı. Çoğunlukçu değil çoğulcu, edilgen değil katılımcı, dinamik bir millet iradesinin yanına güçlü bir kültürel iletişimi, halklara mal olacak eserleri, dilden dile aktarılacak sanatçıları eklemek şart.

Belki o zaman birimize yönelen saldırı somutlaşır, hepimize yapılmış sayılır ve sulh ve salah için siyasal ve toplumsal talepleri görmezden gelmeden insan insana oturup konuşabiliriz. Kaderimizi kör bir şiddetten başka işlevi olmayan örgütlere teslim etmek yerine fani dünyanın aynı coğrafya ve kültürün içinde yüzen fani insanları olarak ötekinin hakikatine eğiliriz.

Yıldız Ramazanoğlu
(Karar, 21.09.2016)

Ahîlik: Lâ fetâ illâ Alî!

Arabalar arasında sıkışan hamal, Tahtakale, 1966 (Ara Güler)
Ehl-i beyt” ile “sünnet” arasında kopmaz bir ilişki bulunmaktadır.

Bunun “şehir teolojisi” olduğu, Hz. Musa (as) ve Hz. Harun'un Mısır'da inşa ettiği evlerin oluşturduğu “şehir=medînetî=medine”den de anlaşılmaktadır.

Nitekim “Ahîler (Hz. Musa ve Hz. Harun)” Mısır'da evler inşa edip İsrailoğullarına “fütüvveti” ve “musahîpliği” anlatırken kavimlerinden bazıları “Sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık” derler. Bunun üzerine “Derken şehirden (medînetî-medine) bir adam (raculun) koşarak geldi; dedi ki: Ey kavmim! (Bu) elçilere uyun! dedi” (36 Yâsîn 20). Ayette koşarak gelen adamın “racul” terimi ile tanımlanması da üzerinde durmaya değer bir konudur, fütüvveti işaret etmektedir.

Fütüvvet-ahîlik”, Hz. Ali (ra) tarafından toplumu irşad etmek maksadıyla anlatılıyordu. Seyyid Hüseyin el-Gaybî'nin Muhtasar Fütüvvetnâmesi'nde bu tespitimiz şöyle anlatılıyor: “Ve İmâm Ali keremellâhü vechehû, Resûl Hazreti'nün mekârim-i ahlâkını fütüvvet tarîkınde irşâd iderdi ve hem ehl-i kesble bu yoldan sohbet iderdi. Ve hem sohbetlerde nesâyih ve letâyif ki İmâm Ali söylerdi; anı eshâb ve Hasan, Hüseyin radıyallâhu anhüma yazarlardı” (Mehmet Şeker, Türk-İslâm Medeniyetinde Ahîlik ve Fütüvvetnâmelerin Yeri: Seyyid Hüseyin el-Gaybî'nin Muhtasar Fütüvvetnâmesi, Ötüken Yayınları, 2011: 210).

Ehl-i Beytin imamları vasıtasıyla Horasan'a taşınan ve Türkmenlerce kabul edilen bu “marifet”, Şiîliğin ideolojik aygıtı değildir.

Şiîliğin şeyhlik-şahlık iddialarının malzemesi yapmak istediği bu marifeti, Osmanlı geç-toplumunda tarikata çevirenler ahîliği de “esnaf loncası”na dönüştürmek istediler.

Fütüvvet-Ahîlik, ne Şia'ya ne de esnaf loncalarına bırakılamayacak bir marifettir, musahîpleşmedir.

Mehmet Şeker, “ahîliğe katılma” bahsinde bu esası şöyle anlatır: “Bir kişinin ahîliğe, yani fütüvvet ehli arasına katılabilmesi için onu diğer fütüvvet ehline takdim edenlerce tanınmış olmasının yanında, yol atası ile iki de yol kardeşinin kendisini tezkiye etmesi önemlidir. Bu nedenle fütüvvet adayı olan kişi, önce bütün insanlarla helalleştirilir, karşılıklı rızalar alınırdı (…) Fütüvvet ehli ahîlerin (…) sohbet meclislerinde iki önemli nokta üzerinde durulmaktadır: İlki, ahî topluluğuna dâhil olanların birbirleri ile kardeş olmaları; ikincisi de gerek ahîlerin gerekse içinde yaşadıkları toplumun diğer fertlerinin birbirleri ile dost kabul edilmeleridir. Nitekim fütüvvetnâmenin şu ifadesi dikkat çekicidir: Şerîatten murâd, İslâm içinde cemaatle müttefik olmaktır” (Mehmet Şeker, 2011: 190).

Fütüvvetnâmelerin kaynağı Ehl-i Beyt'tir.

Bunu tekke-tarikat olmaktan çıkarıp “marifet” belleyen bir topluluk için medet ya Allah!

Gökten hareket, yerden bereket ola. Hü.

Lütfi Bergen
(Yenisöz, 21.09.2016)

20 Eylül 2016 Salı

Merhametli şehir, hepimizin hakkıdır


Artık hepimiz aksiyon filmlerinin hızında yaşamak istiyoruz, hayatlarımızı tıka basa aksiyonla doldurmak istiyor, dokunduğumuz her şeyi kaydedilip anlatılabilir bir yaşantıya çevirmek istiyoruz, gittiğimiz tatil yerinden yediğimiz yemeğe kadar her şey ‘yaşam gustomuz’da yerini almak zorunda. Hız ve gürültü birbirini tamamlıyor, sabır ve sükûneti elbirliği ederek hayatımızdan kovuyor.

Hobsbawm’ın ifadeleriyle, ‘yüzyılın sonunda yaşamış birçok genç kadın ve erkek, içinde yaşadıkları zamanın ortak geçmişi ile herhangi bir organik bağı bulunmayan bir tür daimi şimdiki zaman içinde büyüdüler.’ Peki neden bunca unutkanlık? Paul Connerton Modernite Nasıl Unutturur adlı kitabında zamanımıza özgü unutkanlığın, bu kolektif bellek yitiminin nedenlerini tartışır. Tüketim mallarının ömrünün kısalması, insanların ömrü uzarken ürünlerin, nesnelerin ve binaların ortalama ömrünün kısalması hem kişisel anılar, hem alışkanlık belleği açısından kültürel bir unutkanlığa yol açar. Sümerbank pijamalarının kolektif hafızamızda bir yeri vardı, babamın pijaması tedavülden kalktığında ve kullanım ömrünü yitirdiğinde, benim için de çocukluğuma kurulan köprülerden birisi ortadan kalkmıştır.

Ülkemizin içinden geçtiği bu tarihsel dönemeçte görece önemsiz gibi görünen ama hayatlarımızı derinden etkileyen bir olguyla karşı karşıyayız. Şehirlerimiz onulmaz bir hızla modernleşiyor ve birer hafıza mekânı olmaktan uzaklaşıyor. Yeni inşa edilen mahalle, alış veriş merkezi ve yollar, yenilenen sokaklar aşinalık hissini tahrip ederek geçmişle bir bağ kurmamızı zorlaştırıyor. ‘Kör kazma’nın değmediği bir yer bulmak giderek zorlaşıyor. Kalkınmacı bir modernlik anlayışı daha çok beton ve asfalt dökerek son tabiat adacıklarını da yok ediyor ve hem şehrin mazisiyle hem de tabiatla organik bir ilişki kurma imkânımızı elimizden alıyor. Bu da bizi ‘şehrin insanı’ olarak daha gergin, tükenmiş ve umutsuz kılıyor. Yapay aydınlık gökte yıldızları seçmemize izin verecek kadar bir karanlığı, hız durup düşünebilecek kadar bir yavaşlığı, otomobil ve kamyon gürültüsü de asude sessizliği yeniyor. Yaprakların hışırtısı, kuşların ötüşü kulaklarımızı giderek daha az okşuyor. Gürültüye duçar olan ruhlarımız, hayatın durdurulamaz bir hızla aktığını ve bizim de ancak o hızın ve onun getirdiği bir unutkanlığın bir parçası olmakla var olabileceğimizi hissediyor. Ev sükûnetin mekânı değildir artık, onu da elektronik aygıtların sesiyle tıka basa doldurur ve bir uğultu değirmeni içinde yaşar gideriz. İçimizin seslerini duyamadan, Tanrı’nın kelimelerinin içimize erişmesine izin veremeden, gürültünün ve motor cayırtısının tasallutu altında yaşar gideriz.

İki yıldır şehirden nispeten uzak, tabiatın ve içimin seslerini daha çok dinleyebileceğim bir mahallede yaşıyorum. Yaşıyordum demeliyim. Akşamları buraya ulaşmam trafikten dolayı zahmetli oluyor ancak eve vardığımda yaprakların hışırtısını duyabilecek olmak bu mihneti nazarımda hafifletiyordu. Motor sesinden, kamyon gürültüsünden, asfaltta vızıldayan taşıt sesinden muazzep ruhumu, tabiatın bir ölçüde korunabildiği bu şehir köşesinde azıcık dinlendirme imkânım oluyordu. Sonra devasa ağaçlar çatır çatır kesildi ve Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün bağlantı yolu buradan geçirildi. Vaktiyle kuş seslerini dinlediğimiz bu küçük beldede artık motor vızıltısından durulmuyor. Yüzlerce aile hiç hesap etmedikleri bir gürültü selinin ortasında buldu kendini, bütün gün süren bir Çin işkencesi gibi motor cayırtıları kıymıklar halinde iç alemimize batıyor ve ağır tonajlı kamyonların yaydığı gürültüden neredeyse evler zonkluyor. İstanbul’un bir köşesi daha gürültü uygarlığı tarafından yutuluyor. Haşa, devlet büyüklerimizden daha iyi biliyor değilim, kara yolu elbette ulaşım için önemli ama tabiatı ve insanı önceleyen bir anlayışla inşa edilmeli yollar. İyi bir ağaçlandırma ve belde halkının hukukunu da gözeten bir ses duvarı inşasıyla gürültünün tasallutu önlenebilir. Şehirlerimizde otoyolun geçtiği meskun mahaller, ses perdeleriyle koruma altına alınabilir. Zonklayan bir şehir, zonklayan başlar ve ruhlar demektir. Ne olur devasa projelerin içinde insanı kaybetmeyelim. İnsanın, kuşların, küçük orman parçalarına sıkışmış yaşayan çakalların, tilkilerin, börtü böceğin hakkını gasp etmeyelim. Şehirlerimizi belleksizliğe, insanı unutkanlığa mahkum etmeyelim. Merhametli şehir, hepimizin hakkıdır.

Kemal Sayar
(Gerçek Hayat, 19.06.2016)