17 Ağustos 2017

“Yarın bize taze gerilim gerekecek”


AKP yarattığı gerilim ortamının “yaratıcısı” olduğu kadar “kurbanı” da. Bu, özellikle Haziran seçiminin açtığı gediği kapatmak için başvurulan mücadele yöntemiyle zıvanasından çıktı. Şimdi AKP, kendisine muhalif olmayı suç olarak görmeye başlamış durumda. Muhalefet lideri yürüyüşe çıkmış! Olur a. Sen de söyleyeceğini söylersin, hatta gırgır geçersin, falan. Ama öyle olmuyor. Örneğin bugün, Cumhurbaşkanı “…bu içeride olan zat ile alakalı Kılıçdaroğlu’nun bağlantısı çıkarsa şaşırmayın ha…” diyor. Şimdi, “içeride olan zat”ın “suçlu” olduğu, onu hapse atan mahkûm eden mahkemenin de inandırıcılık veremediği bir iddia. Ama Tayyip Erdoğan’a göre bu zaten kesinleşmiş bir şey. Şimdi onunla bağlantısı “ortaya çıkarsaKılıçdaroğlu da “suçlu” olacak.

AKP iktidarı bu şekilde icat edilmiş bir “suçlar denizi”nin ortasında bir “masumiyet ve doğruluk” adası olarak duruyor. Ama “suç denizi”ni genişletmek için bunca çaba, o adanın kendisini de erozyona uğratmakta. AKP’ye muhalif olan herkes, AKP’ye muhalif olmakla “suç işliyorsa”, yurt içinde, yurt dışında bu muhalefet büyür, büyür ve AKP’yi de yutar. Ama AKP durup böyle bir gelişme ihtimalini düşünme imkânına sahip değil.

Bugün bu kadar gerilimle idare ediyorsa, yarın daha fazlası gerekli olacak. Bunun denetimi de AKP’nin elinden çıkmış. Bugün Büyükada’da toplantı yapan dünyanın en sakin ve demokrasiye vurgun insanlarını toparlayabiliyor. Cumhurbaşkanı ta bilmem nereden onların “suçlu” olduğunu ilan ediyor. Çünkü AKP iktidarına (OHAL’ine vb.) suç lazım, suçlu lazım. Arkadan AKP’nin “basın”ı “kaos toplantısı” falan diye, gerçeklikle ilgisi olmayan şeyleri fütursuzca yazabiliyor.

AKP’nin açtığı bu çığırı kapatma imkânı var mı? Başlattığı süreci durdurabilir mi? AKP’nin içinde “Bu yol nereye varır?” diye endişeyle düşünenler var şüphesiz. Ama onların da görmesi gerektiği gibi, binilen taşıt denetimden çıkmış. Kendi kendini üreten bir hız ve enerjiyle gidiyor. “Yarın bize taze gerilim gerekecek”. Günün gerçeği bu.

Dolayısıyla bunca yıllık iktidar gerçekten bir “ustalık” kazandırmadı. Bu “yedi düvel’le kavgalı” duruma “ustalık” demek herhalde mümkün değil. Ustalık gerekli yer ve zamanda gerekli müdahaleyi yapmak demektir. AKP ise kendi gidişine müdahale edemez durumda.

Murat Belge
(Birikim, 14 Ağustos 2017)

Tevilin işlevsel hikmeti


Bir usul ve teknik olarak tevil, dini çoğullaşmanın ve dini alandaki zenginliğin bir yansıması olarak düşünülebilir. Türkiye özelinde selefilikten tasavvufa, modernistlerden cami cemaatine kadar uzanan çoğul dini alanın oluşmasında, dini metinlerin her daim tevil edilmesinin önemli bir payı vardır. Kişilerin kendi gereksinimlerine ve koşullarına karşılık gelen bir dini yorumu benimsemesi, hayatın olağan akışının bir sonucudur. Oysa Türkiye’de siyasal egemenliği ele geçiren bütün sağ iktidarlar bu akışa, kendi ihtiyaçlarına göre bir yön vermeye çabalamış ve dini alandaki dağınıklığa siyasi bir istikamet verme arzusunda olmuştur. Bu konuda gerçek bir başarı elde eden şüphesiz AKP hükümetleri oldu. Bu başarıyla birlikte tevil meselesi, dini alanın meselesi olmaktan çıkarak siyasal-sosyal meseleleri yorumlamanın yollarından birine dönüştü.

Ortalama bir sosyal bilim merakı olan herhangi birinin bildiği üzere, siyasal-sosyal alanın kutsal metinleri yoktur. Dini metinlerde vaaz edilen genellemeleri, gündelik hayatın şimdisini açıklamak için kullanmak ise heyecanlı hatipler için elverişli olsa bile, toplumsal analiz söz konusu olduğunda, özcü bir sabuklamaktan öteye geçmez. Dinin, dini alanın, siyasal iktidarlar tarafından ele geçirilmesi, dine ait bir usul olan tevili, hızla siyasal-sosyal meseleleri tevil etmenin bir aracına dönüştürmektedir. Böylece kitlelere dini ahlak vaaz etmek ile ahlaki yozlaşmaları dini malzemelerle savunmak arasında herhangi bir mesafe kalmaz. Tutarlılık ya da erdem, hikmet ya da irfan ilk elden terk edilir ve bunların yerine hamaset ve yalan, kibir ve riya doldurulur. Ortaçağ Katolik Hristiyanlığının Avrupa deneyimi bunun örnekleriyle doludur.

Dolayısıyla sadece Türkiye özelinde değil, dini alanı kendi boyunduruğu altına almayı başaran siyasal iktidarların egemenlik koşullarında gerçekleşmesi mukadderat olan bir süreç... Çünkü siyasetin değişim hızı ile dinin değişim hızı birbirinden çok farklıdır ve siyasal değişimlere uyum sağlamaya zorlanan dini teviller, bu değişime uyum sağlamaya zorlandıkça yozlaşmaktan kurtulamaz. Kolaylıkla uyum sağladığında ise dini anlamda bir değeri kalmaz, pespaye siyasetlerin elbezine dönüşür. Böylesi koşullar altında kaçınılmaz olarak, yalan ve iki yüzlülük toplumsal ve siyasal hayatın temel prensiplerinden biri haline gelir.

Türkiye’de bir zamanlar ‘Müslüman entelektüel’ olarak anılan kişilerin neredeyse hiçbirinin bugün özgül karşılığının bulunmamasının; İslami kamuoyu için kanaat önderi kabul edilen bazı kişilerin meczuplukla fırıldaklık arasında bir yere sıkışmış olmasının; özellikle dini meselelerde itibar edilen birçok ismin ciddi bir itibar erozyonuna uğramış olmasının ve birçok dini cemaatin AK Partinin yereldeki örgütlenme ağları olarak algılanmasının nedenleri arasında yukarıda bahsi geçen sürecin ciddi bir etkisi var.

Son referandum ile birlikte, halk tarafından seçilen Meclis iradesinin, yani parlamenter demokrasinin sonuna gelindiği de ilan edildiğine göre, kendini, iktidarın doğal temsilci olarak gören İslamcıların, din işleriyle uğraşanların ve cemaat liderliği yapanların iktidar aygıtı olmaktan başka hiçbir işlevlerinin kalmayacağı söylenebilir; bu işin trajik kısmı. Komedi kısmı ise Kemalizm sonrasında şekillenen yeni otoriter rejimin ideolojik söyleminin ve toplum mühendisliği aymazlığının, dün İslamcılık içerisinde yer alan ve bugün partizan olmaktan başka bir çareleri kalmamış gibi gözüken kişiler tarafından uzun yıllar boyunca eleştirilmesidir. Kişinin kendi sözüyle sınanması büyük imtihan... İşte burada, Türkiye’de toplumsal ve siyasal alanın bileşenlerinden biri olan yalan ve iki yüzlülük bir sosyal norm olarak çelişkilerin üstünü örtebilmek için fütursuzsa ortaya salınıyor. Tevilin işlevsel bir hikmeti varsa, o da burada devreye giriyor.

Polat S. Alpman
(Birikim, 17 Ağustos 2017)

15 Ağustos 2017

Her bencillik, vicdan sahibi olmaya mani olur


Ahlaki gerçekliklerin bencillikler ve çıkarlar doğrultusunda istismar edilebildiği bir toplumda ve dünyada hiç bir şekilde hakikate ulaşılamaz. Bencilliklerin ve çıkarların sınırlarını aşmayı başardığımızda hakikate ulaşabiliriz. Her bencillik ve her çıkarcılık, kolektif her tahayyül ve tasavvuru imkansız kılar. Her bencillik ve her çıkarcılık, daha fazla insan olmaya, daha fazla adil olmaya, daha fazla vicdan sahibi olmaya mani olur. Bencillikler ve çıkarlar ne kazanacaklarıyla, ne elde edecekleriyle ilgilendikleri için, hakikati kazanma liyakatleri yoktur. Bencillikler ve çıkarcılıklar, kendilerinden başka hiç bir şeye değer vermeyen, kendilerinden başka hiç bir şeyi önemsemeyen bir zihin ve ruh dünyasını yansıtırlar.

Ahlaki tercihler evrensel insani değerlerle bütünleştiğinde anlam ve değer kazanır. Güce, bencilliğe ve çıkarcılığa dayalı meşrulaştırma biçimlerinin sıradanlaştırıldığı, normal karşılandığı bir dünya, kötülüklerin meşrulaştırıldığı bir dünyadır.

Atasoy Müftüoğlu

08 Ağustos 2017

14. ve 17. yüzyıl arası çini örnekleri







14-17. yüzyıl arasında İznik ve Konya'da üretilmiş çiniler. Şimdi bu çiniler Metropolitan Müzesi'nde, New York'ta...

07 Ağustos 2017

Anadolu Kültürü Üzerine Makaleler


Türk kültür tarihinin oluşumu ve gelişimine dair yepyeni bir bakış ilk kez Hilmi Ziya Ülken’in yorumlarıyla gündeme geldi.

Anadolu kültürünün kaynaklarına indiği bu çalışmasında Ülken, Orta Asya’dan Anadolu’ya İran üzerinden geçen ve yerleşen Türk boylarının, Türkmen obalarının bu yeni yurtlarında binlerce yıllık kültür değerlerinden sağladıkları zengin özleri birleştirip nasıl yeni bir öz, yeni bir kimlik yarattıklarını irdeledi ve bu yeni özün, yeni kimliğin niteliklerini araştırdı.

Mevlâna, Hacı Bektaş VeliAhi Evran, Gülşehrî, Âşık PaşaSadreddin Konevî, Davud Kayserî, Molla FenarîGeyikli Baba, Barak Baba, Sarı Saltuk… vd. Anadolu düşüncesine ruhunu, irfanını veren, onu mayalayan “Anadolu bilgelik denizinin” erenleri, abdalları, gazileri üzerinden inançlar, gelenekler, örf ve âdetlerdeki eski kültürlerin izlerini arayan Ülken, 50 yıldan fazla süren çalışmalarında bir cümlede özetlediği şu düşüncesini derinlemesine işledi ve yazılarında ortaya koydu:

Anadolu’ya yerleşen Türkler buraya kendi geleneklerini getirdiler, bunları İslâm dinî kuralları, medrese ve tekkenin verdiği Arap ve Fars kültürü unsurları, yerli Anadolu kültürü izleriyle birleştirdiler. Bu sentezden Anadolu Türk kültürü doğdu.

Hilmi Ziya Ülken, Anadolu Kültürü Üzerine Makaleler
Doğu Batı Yayınları, 493 Sayfa, 30 TL
1. Baskı - Haziran 2017

Aliya İzzetbegoviç'in On Yılı (1990-2000)


Yazar: Admir Mulaosmanoviç
Çevirmen: Azemina Brkan Baymak
Hece Yayınları, 1. Baskı - Temmuz 2017
416 Sayfa, 32 TL


Bosna hayatta kalmıştır. Müzakereler burada belirli bir rol oynamıştır; buna paralel olarak savunmamızı güclendirmiş ve dünyada Bosna’nın varlığını şöyle ya da böyle sağlamış olduk. Ben her durumda en iyi hamleyi yapmış olup olmadığımı bilmiyorum fakat en iyi bilgilerimi kullandığımı ve vicdanımı takip ederek başkalarının tavsiyelerini dinlemeye hazır bir şekilde hareket ettiğimi söyleyebilirim. 
- Aliya İzzetbegoviç

İslam’da ise şehir ve şehirleşme Tevhid’e ve Risalet’e yönelmektir


Batı’daki şehir ve şehirleşme; rasyonelleşme, sekülerleşme ve modernleşme süreçlerinin sonucudur. Din ve gelenekten uzaklaşma anlamına gelen rasyonelleşme, dünyevileşmenin en temel göstergesidir… İslam’da ise şehir ve şehirleşme (medine/medenileşme), pagan gelenekten uzaklaşarak Tevhid’e (millet-i İbrahim’e) ve Risalet’e yönelmektir. İnsanın gayesi bağımsız bir birey olmak değil aksine Peygamber'in etrafında cemaatleşmek; tüketmek değil üretmek ve paylaşmaktır…

Batı’da insan, rasyonelleşerek, bireyselleşerek ve sekülerleşerek şehirli ve uygar olurken, İslam’da insan, temeddün ederek, vahyin ışığına, Risalet’in halkasına girerek şehirli ve medeni olur. Batılı anlamda medeniyet dinden soyutlanmak, İslami anlamda ise medeniyet dini sadece insana değil, zamana ve mekâna da giydirmektir… Batılı paradigma çerçevesinde kentlileşme-şehirleşme-uygarlaşma-medenileşme kavramları ile Hz. Peygamberimiz'in Yesrib’i Medine haline dönüştürmesi başka bir deyişle Medine’yi kurması üzerinden din, medeni, temeddün ve medineleşmek kavramlarını tartışmak zorunlu ve gereklidir…

Peter Berger’e göre nasıl ki toplum ve kültürün sekülarizasyonundan bahsedebiliyorsak, aynı şekilde bilincin sekülarizasyonundan da bahsedebiliriz. Modern sanayi toplumu, yalnız alt-yapı düzeyinde değil aynı zamanda bilinç düzeyinde de, eğilimleri ve yürürlükteki toplumsal örgütlenmeleri, yüksek düzeyde bir rasyonelleşmeyi öngören çok büyük bilimsel ve teknolojik personel kadrolarının bulunmasını zorunlu kılar. Berger, modernleşmeyle birlikte dinin, dünyevileşmenin bağımlı değişkeni haline geldiğini belirtir ve dinin pazarlanması gerektiğinin altını çizer…

Turgut Cansever’in de ısrarla ve önemle vurguladığı gibi, İslam’ın mekân ve mimari anlayışında belirleyici unsur, Tevhid ilkesidir. Bütün varlık düzeylerine ait problemleri kapsamayan yaklaşımlar, İslami olmaktan çok fetişistiktir. İslam mimarisi; maddi, biyososyal, psikolojik ve ruhi-akli varlık düzeylerinin problemleriyle ilgili spesifik tutumlar ve uygun değerlendirme sistemlerine sahiptir. İslam’ın sanatsal ve kültürel başarılarına, İslam kozmolojisinin ve inanç sisteminin dışında kaynaklar icat etmeye çalışan her türlü tarihselcilik, tek taraflı kalmaya mahkûmdur…

Dursun Çiçek, Şehirleşme bağlamında kavramsal bir tartışma
(Düşünen Şehir dergisinden)

İnsan hayatı parçalı bir hayat değildir


Öncelikle “Dînî-Lâdînî” tasnifinin gerekliliği üzerine yeniden düşünmeli, bu düşünce eksersizlerini de mümkün olduğunca Kur’an merkezli yapmalıyız. Çünkü İslâmiyet’e ve onun mükemmel kitabı Kur’ân-ı Kerîm’e göre insan hayatı parçalı bir hayat değildir, insan yaptığı bütün amellerden ve konuşmalardan hatta yaptığı müziklerden de sorumludur, dolayısıyla genel olarak insan ama özelde Müslüman için “Dînî ve Lâdînî” tasnifi yanlıştır ve sözkonusu değildir. 

Dînî mûsikî ayrımı veya tasnifi, belki müzikbilimcilerin yapmak zorunda kaldıkları bir tasnif olarak da kabul edilebilir ve bu açıdan bir yere kadar mâzur görülebilir, ama bu kategoriyi mutlaklaştırmanın pek doğru ve isabetli olduğuna inanmıyorum. Çünkü bu ayırım, İslâmiyet’in ruhuna da aykırı bir ayırımdır. Ayrıca dînî mûsikînin tam olarak “İslâmî mûsikî”nin karşılığı olabileceği konusunda da tereddütlerim bulunmaktadır. Çünkü İslâmî müziğin kapsamının biraz daha geniş olduğunu düşünüyorum.

Özetle, müzikte “dînî-lâdînî” tasnifinin çarpık Türk modernleşmesinin bir yanılsaması olduğunu, özellikle cumhuriyetten sonra, yine çarpık laiklikle birlikte yükselen bir tasnif olduğunu düşünüyorum.

Yalçın Çetinkaya

27 Temmuz 2017

AK Parti, okumuşlara ihtiyaç duymayacak bir siyaset izledi


Denebilir ki AK Parti, okumuşlara ve entelektüellere ihtiyaç duymayacak bir siyaset izledi. Bu camianın düşünenlerinden beklenen zaten her yanıyla bilindiği varsayılan sorunların kağıda dökülmesi ve halkın anlayacağı dile çevrilmesinden ibaret oldu. Bir de belki üretilecek çözümlerin daha sofistike bir görüntüye kavuşturulması için katkı verilmesi buna eklenebilir. Kısacası, onlardan beklenen malumun sofistike bir biçimde ilamıydı.

Karşılığını ise üniversitelerde hazırlanan kürsüler, gazete köşeleri ve -şayet boş yer varsa- milletvekillikleriyle alıyorlardı. Söyledikleri ya da yazdıklarının gerçekte hiçbir karşılığı olmasa da Parti bunun karşılık bulmasını sağlayabiliyordu. Diğer bir ifadeyle, söylenenlerin değil söyleneceklerin karşılığını üreten bir siyaset entelektüelleri metni eline tutuşturulan bir konuşmacıya çeviriyordu. Ne olursa olsun bütün bunlar, bu kesimin beklentilerinin çok üzerinde bir konum sunuyor ve içten içe hissedilen araçsallaşmadan kaynaklanan huzursuzluğun ortadan kaldırılması için milletin sözcülüğüne soyunuluyordu.

AK Parti, tam da bu yüzden son derece vasat insanlardan ‘büyük’ bilim adamları ve akademisyenler, diplomat ve yöneticiler çıkarabildi. Kendi kadrosunu oluşturmakta sanılanın aksine hiç sıkıntı çekmedi. Buna bağlı olarak farklı bir anti-entelektüalizm de gelişti zamanla.

Entelektüeli hiç olmadığı kadar vasatlaştırdı ve araçsallaştırdı; verilmiş kararlara imza atması, bilinenleri tekrarlaması ve gelebilecek eleştirilere ön cephede karşı durması beklenen kişiler olarak konumlandırdı. Yeni bir şey söylemeleri beklenmiyordu; bu ihtimal gereksiz ve de tehlikeli olabiliyordu. Gerçekte işlevi ve karşılığı olmayan entelektüeller kolayca birer aparaçiğe dönüştüler bu yüzden. Hangi pozisyonda olmalarını anlamak için bir gözleri sürekli partinin nerede durduğunu kolluyordu. Yollarını kaybettiklerinde ise birileri habire ‘konum atıyor’du.

Sonuçta, geniş dünyayla bağlantısı kurulmaksızın tesbit edilmiş olan sorunlar yeni sorunlar üretmeye başladı. Yapılan işlerde hep bir yeterince iyi düşünülmemişlik, yeterince iyi hesap edilmemişlik hali gördük bu yüzden. Dış politika tam anlamıyla içe kapalı dar bir bakışın eksikliklerini idealist bir söylemle kapatma arayışı oldu. İçeride ise adaletsizlikleri gidermek için atılan adımlar başka adaletsizliklere, eşitlik arayışları yeni eşitsizliklere neden olmaya başladı.

...

Gerçek anlamda dünyayı bilerek kendi sorunlarını yeterince içeriden -ve de içten- derinlemesine görebilen entelektüel bilgi ihtiyacı ülke tarihi boyunca belki de hiç bu kadar yoğun olmamıştı. Ne var ki bu insanların ortaya çıkması için gerekli koşullar, bu ihtiyacı karşılıyormuş gibi yaparak konum elde etmiş olanların kimseye söz bırakmamak için sürekli şiddetlenen sesleri arasında gümbürtüye gitmekte ve tartışmaya açılamamaktadır. Bu durum elbetteki bu insanları öne sürenlerce de görülmekte ama kendi sınırlı gerçekliğine katı bağlılıktan gelen aşırı özgüven bir süre daha çelişkilerle yaşamaya imkan verecek gibi gözükmektedir.

A. Erkan Koca
(Serbestiyet, 26.07.2017)

Her yerin sahibi olmak istemişti

...

Terim de hiçbir şey olmamış gibi davranılmasını istiyordu; çünkü Türk halkının ona vefa borcu vardı. Öyle ya; İmparatorluk kavramının doğduğu, kısa süre çalıştığı topraklarda bir anda kendini Julius Caesar katında bulmuştu. İtalyan futboluna verdikleri karşılığında kendisine İtalya’nın güneyi (Çizme kısmı) teklif edilmiş, ama o bunu reddetmişti. Koca İmparator, ne etsin fakir güneyi, o doğuştan kuzeyliydi. Bunu yerine ülkesine dönüp bizim çocukken top oynadığımız, dere geldiğinde yeri sıklıkla değişen toprak çakıl karışımı sahanın da içinde olduğu her yerin sahibi olmak istemişti. Bu isteği de yerine getirildi. Bu ülkede futbol ne varsa her şey Terim sayesinde oldu gibi bir egoyla duruyor karşımızda. Öyle bir mağrurluk ki bu, Batı Roma’nın büyük İmparatoru Sezar bile boynu bükük durur, karşısında ezilir…

...

Yeni bir futbol sezonuna giriyoruz. Dolar’lar, Euro’lar havada uçuşuyor. Uçaklar iniyor kalkıyor, bir göz boyamadır gidiyor sahalarda. Giderek dibe oturan futbolun en tepesindeki insanın istifa etmek yerine kükrediği günleri yaşıyoruz. Bizler ise çok sevdiğimiz futbolu kâh içimiz acıyarak kâh sevinerek kâh üzülerek seyredeceğiz. Önümüze konulan mönüye bakıp yemeye çalışacağız ki, futbolu yönetenler ne hikmetse her defasında aynı yemeği yediriyor bizlere… 

Yazarken bile zaman zaman sinirlendiğim yazıyı bu memleketin topraklarında doğduğu ve bizlere geleceğin anahtarını deyişlerle verdiği için minnet duyduğum “İki kapılı bir handa” yaşayıp giden Aşık Veysel’le bitirmek istiyorum. Ne diyordu büyük halk ozanı: “Beni hor görme kardeşim, sen altınsın ben tunç muyum? Aynı vardan var olmuşuz, sen topraksın ben baç mıyım?

Tuncer Köseoğlu
(Serbestiyet, 26.07.2017)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.