23 Mayıs 2017

“Kapı açıktır, giriniz; malı mübahtır, yiyiniz.”


Taşra, bir kalıba yerleştiremediği insanı farklı türlerde işaretler, ancak ona bir sığınma alanı da sağlar. Hizaya getirmenin başka bir yoludur bu; düzen böyle korunur. Kalp bazen bir adım öne geçer ve düşkünü muhabbetiyle sarar; Mustafa KutluKapıları Açmak”ta anlatmıştı.

Mahalleden site yaşantılarına yönelen şehrin düşkünleri nerelere sığınıyor acaba? Kurumlar çalışkan olsa da hantal, şehrin dehlizleri ise ürpertici. Derviş Zaim’in kahramanı Mahzun, zaman zaman sığındığı Rumelihisarı’nın restorasyon geçirirken elinden alındığını gördü bir gün. İçeriye tavus kuşları yerleştiriliyordu ve girmek için bilet alması gerekiyordu. Doku, böyle de bozuluyor.

Güvenlik”, küreselleşme kültürünün vaadiydi bize, yenilik ve tüketimle birlikte. İnsanlar türdeşleriyle sitelere çekilirken toplum, kendisine çeki düzen vermesini sağlayacak aykırı seslerin uyarılarıyla birlikte çeşitli zenginliklerini yitiriyor. Mahallenin ve labirent sokakların ortadan kalkmasıyla önemli bir istişare ve uzlaşma dilini geliştirme ortamından yoksunlaşıyoruz.

Elbette şehir değişirken raylı sistemle evlerine kapalı yaşamalarına alışılmış engellilerin sokağa çıkmasını sağladı; bu çok kıymetli bir gelişme. Asansöre dayalı inşa, yanı sıra getirdiği sorunlara karşılık, kamusal mekanlarda engellilere katılım kapılarını açtı. Engelli şair Erdal Yalçın’ın şiir toplantılarına, fuarlara katılıp da gece yarısı evine dönebilmesi, metro ve Marmaray bağlantısı olmaksızın düşünülemezdi. Çocuğu engelli nice anne-baba metro ulaşımına güvenerek apartman zindanlarının duvarlarını aşma cesareti kazandı geçen yıllar içinde. Bir tarafta oluşan tahribatı konuşmaya fırsat bırakmayacak kadar hızla değişiyor metropolün sahneleri. Sağlam değerleri yitirmeden yeni imkanlar oluşturmaya gücü yetmediğinde ise medeniyet sadece içli hatıralar sahnesi veya umut veren bir ideal olarak konuşulmakla kalıyor.

Semt ahalisi için cami avlusu ibadet saatleri akışında bir muhabbet ortamı sağlıyor. Köylü, şehirli, yabancı; birlikte süzme yoğurdun ömrünü uzatan şartlardan söz ediyorlar. Topal Muhtar sibyan mektebi hatıralarını anlatıyor, yoğurt bidonlarıyla yayladan gelen Ayşe Hanım üniversitede okuttuğu evlatlarını… Az ötede, İmaret Camii’ne bağlı türbenin kubbesinde bir leylek yuvası var; acaba kaç yıldır orada? İmaret’in (reprodüksiyon olan) kapısında şöyle bir yazı yer alıyor: “Kapı açıktır, giriniz; malı mübahtır, yiyiniz.

Metropol şartları altında düşündüğümüzde “delice” görünüyor bu söz. Parası olan girilmesi için şifrelere tabi olunun sitelere kaçıyor.

Akıllı şehirler” ısmarlanıyor şimdi de, ortaya çıkan problemler yüzünden. Kimin aklı, nasıl bir akıl… Altı asırlık Muş Ulu Camii’ni sitelerin gölgesinde kaybeden bir şehrin kendine özgü aklı nasıl başında kalabilir? Böylesine yıkıcı bir aklın hakim olduğu şehirde kim kapısını açık bırakabilir kolaylıkla ve kim hangi güvenle, bulduğu açık kapıdan tereddüt etmeden girebilir…

Cihan Aktaş

Biz başkalarını kendimiz gibi biliriz


Yirminci yüzyılda bir veli” olan Ahmed el-Alavi hazretleri, “Kibirliden rahatsız olan da kibirlidir” der. Aynı şey. Kibirlinin kibri, o hususiyete olan aşinalığımızla belirginlik kazanır. Bizde eğer kibrin esamisi okunmuyor olsaydı, kibirlideki kibri tanıyamazdık. Daha doğrusu, tanısak bile o kibir bizde bir gerilime yol açmaz, belki merhamete yol açardı.

Bir başkasındaki menfi bir niteliği, ancak o niteliğin bir kökü, bir ucu bizde mevcutsa tanıyabiliriz. Bir söz vardır: “Nasıl bilirsin? Kendim gibi.Biz başkalarını kendimiz gibi biliriz. Kemal kazandıkça, hem kendimizdeki noksanlıkları, hem de başkalarındaki kemali daha ziyade görmeye başlarız. Kendi kusurlarımızı görmek, başkalarının kusurlarını gözümüzde küçültür. Aslında tam da bu sebeple, kendimizi onarmış, o kusurlardan arındırmaya başlamış oluruz. Çünkü başkalarındaki kusurları göremeyecek bir saflığa ve arınmaya ulaşmak, aslında o kusurların bizdeki köklerini ve uçlarını kurutmak anlamına gelir.

Görmeyen kurtulur. Görmeyi sürdürdüğümüz sürece, bilelim ki gördüğümüz o şey, bizim onarılması ve terbiye edilmesi gereken niteliğimizi ifşa etmektedir. İnsan insanın aynasıdır. Hangi kusuru görüyorsak, bizde muğlak ve biçimsiz olarak bulunan ama içten içe bizim huzursuzluğumuzun da kaynağını oluşturan şeyi görmüşüzdür.

Aynı husus iyi niteliklerle ilgili olarak da geçerli. Karşımızdaki iyi niteliği tanıyabilmek için, yine onun bizdeki köküne müracaat etmek gerekir. Bizde ona dair bir şuur olmasaydı, onu tanıyamayacaktık. Karşımızda iyi nitelikler gördükçe, bu bizim iyi niteliklerle donandığımızı gösterir. İyi olan, iyi görür. Tersi de geçerli: İyi gören, iyidir.

Bir şeyi kınamayı sürekli hale getirmek, o şeyle derinden ve güçlü biçimde meşguliyetimizin bir ifşası, demektir. O şeyi lafta, dil düzeyinde yerdikçe, kendimizi adeta o şeyle hesaplaşıyor gibi hissederiz. Ama bu sahici bir hesaplaşma değildir. Belki tersinden bu yerme, o şeyi bizde bir yandan pekiştirirken, öte yandan da bizim o şeyle sahiden, ruhsal olarak hesaplaşmamıza mani olmaktadır.

Bir şeyi yermemiz ve kınamamız zaaflarımızı da ele veren bir ifşa olabilir. Yani o şeyi ne kadar önemsediğimizi, o şeye nasıl meftun olduğumuzu da dile getiriyor olabiliriz. Râbiatü’l-Adeviyye’ye bir adam gelmiş. Başlamış huzurunda dünyayı yermeye: “Dünya şöyle kötü, böyle bayağı, şu kadar adi. Ah şu dünyanın ettikleri.” Epey uzun da süren bu yerme seansından sonra, tarihin gördüğü en dev kadınlardan olan Rabia Sultan ona şöyle demiş: “Bitirdiysen, senin şu ana kadar ne yaptığını söyleyeyim. Senin konuşmandan benim anladığım, sen dünyayı çok önemsemiş, onu çokça kafana takmışsın.

Ahmet Murat

Türkçenin sıkıntısı abartılı bir şekilde muhafazakârlaşmasıdır


Dil hem annemiz hem de çocuğumuz gibidir. Annemiz gibidir, çünkü biz sözcükler tarafından büyütülür, onlarla dünyayı kavrar, onlarla gurbete çıkar, onlarla göğe açılır, onlarla yeryüzünü dolaşırız. Bütün acılarımız ve sevinçlerimiz dil denen beşiğin içinde yaşanır. Bu ömürlük bir beşiktir. Ondan düşünce, dünyadan da düşmüş oluruz. Ama dil bazen de korumaya aldığımız çocuğumuz olur; hayalperest devrimciler, zayıf bir dönemimizde günlük hayatımıza sokulan başka kültürler ya da yerel ağızlarımız dilin ayarını bir miktar bozar. Böyle zamanlarda “dil bilinci” önemlidir. Ve fakat bir de hayatın olağan akışı var; zaman değişir, gençlik değişir, eğilimler değişir, hülasa dünya sadece burada değil her yerde eskilerin hiç de hazzetmeyeceği bir çabuklukla gömlek değiştirir. Bu değişiklikler hep yeni bir dile, yeni sözcüklere hatta sözcükleri eğip bükmeye muhtaçtır. Beşiktaş-Üsküdar arasında çalışan motorlardan birinde, bir akşam karşıya geçerken, gençlerin dille oynadıkları o tatlı oyuna tanık olursunuz mesela: “Ya” derken sözcük uzar “yaaaaaaaaa” olur; “olmaz” derken sözcük uzar “olmaaaaaaazz” olur; “böyle” derken de sözcük “bööööyle” uzar ve sonunda kötü bir “şey” olmaz. Hatta insan onları dinlerken kimi zaman, dili rahat bırakmak gerektiğini bile düşünmeden edemez…

Bir kriz düzeyinde olmasa bile Türkçenin yeni sıkıntısı batılı sözcüklerin istilası değil, “abartılı bir şekilde” muhafazakârlaşmasıdır. Bunun biraz da zamanın ruhu gereği olduğunu biliyoruz. Ama zamanın ruhu dili muhafazakârlaştırıyorsa, yani dil geçmişe dönük işlemeye başlıyorsa, zihin de geçmişe dönük işlemeye başlar. Geçmişte çok mezarlıklar, olup bitmiş harpler, övünülecek hikâyeler vardır. Bu masalsılık bizi bir müddet avutur da. Ama öyle bir an gelir ki birden geleceğin duvarına çarparız. Dil buna hazır olmadığı için, bu çarpmaya bir süre mana veremez. Sonra 150 yıldır tecrübe ettiğimiz bildik düzen yeniden hükmünü yürütür ve geleceğe yetişmek için başkalarının dilini alıp kullanmaya mecbur hale geliriz. Aslında gelecek, geleceğe bir dil hazırlığıdır; dil geçmişe, akıl geleceğe doğru işlemez. Hülasa: Dili “zamanın ruhu” gereği doğuya, batıya ya da ileriye doğru zorlamak ne kadar sıkıntılıysa, geriye doğru zorlamak da o kadar sıkıntılıdır. Ve bir hatırlatma, sular ve diller sonunda mutlaka yataklarına geri dönerler. Yeter ki kuruyup gitmesinler.

Ali Ayçil

Âkif Emre vefat etti


Âkif Emre yalnız yazılarıyla değil, asla eğilip bükülmeyen mümtaz şahsiyetiyle de hatırlanacaktır. Rahmet deryâlarında yüzsün. Çok üzgünüm. Hiçbir zaman mıymıntı edebiyatına yüz vermedi, erdemli muhalefetin asil damarıydı. Bu yönüyle, çevre yazarlardan çok ayrıdır.

Allah büyüktür. Sevdiklerini hiç kirlenmeden ve savrulmadan yanına alır. Cephemiz eksik kalmıştır. Âkif Emre ağabeye hakkımız helal olsun.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

22 Mayıs 2017

Bazen Olmaz: Başarısızlık Hikâyeleri

Herkesin “çok” olmakla, güçlü olmakla, muktedir olmakla, hep kazanmakla övündüğü bir dünya oldu burası…

Tuhaf bir biçimde herkesin gün geçtikçe yalnızlaştığı, mutsuzlaştığı bir dünya…

İşte böyle bir dünyada biz size “başarısızlıktan” söz etmek istedik.

İçimizdeki yetersizlik duygusundan, hata yapma korkusundan, çok isteyip de becerememekten, yanlış kararlarımızın ödettiği bedellerden ve kendimizle yüzleşmenin nasıl zor olduğundan… Başarısızlık aslında büyük bir özgürlük, vazgeçmek büyük bir cesaret, bunları anlatmak istedik.

Hikâyelerine aracı olduğumuz çok değerli isimler, bazen kahkahalarla, bazen gözyaşlarıyla en kişisel anılarını paylaştılar.

Çoğu “İlk kez anlatıyorum bunu” diyerek başladı söze; öylesine saklı köşelerden çıktı geldi hatıralar, duygular.

Cem Yılmaz, Muhtar Kent, Ali Sabancı, Zeynep Bodur Okyay, Cem Boyner, Arda Turan, Hüsnü Özyeğin, Hanzade Doğan Boyner, Abdülkadir Konukoğlu ve Mustafa Denizli’nin içtenlikle anlattıkları hikâyelerinde kendi izinizi süreceksiniz.

Sonrası size kalmış…

İster hayallerinize rağmen “başarı”nın ışıklı neonlarının arkasına saklanın, ister kendiniz olma cesaretini göstererek denemeye devam edin…

Hazırlayan: Özlem Gürses Tatar
Kronik Kitap, 200 Sayfa, 22 TL

İstanbul’u sevenlerin İstanbul’u olmalıyız


Tarihte üçüncü bir Roma yoktur ve olmayacak. Bizans’ı birinci Roma’nın uzantısı Hıristiyan bir başkent olarak alabiliriz. Zaten adı ‘Nea Roma’ydı; sonra da Konstantinopolis’ti. Osmanlı İstanbul’u, son Müslüman Roma İmparatorluğu’nun başkentidir. Konstantiniyye, Darussaadet, Darulhilafet ve İstanbul diye de anılır. Slav dünyasının Tsarigrad’ı, yani Çar şehriyle, şehrin kurumlarıyla, tarz-ı idaresiyle de birbirine benzer. Eski Roma da buğdayını ve etini dışarıdan getirirdi. Bu beslenme mekanizmaları aynen İstanbul’da da devam etti. Osmanlı’nın buğdayı ve eti Dobruca’dan, süt mamulleri Kırım’dan, pirinci Mısır’dan, meyve ve sebzesi etraftan gelirdi. Şehrin asayişini Roma’da ‘praetor’, Bizans’ta ‘eparh’, bizde ‘kadı’ sağlardı. Üçü de hem hâkim hem belediye başkanı hem de asayişle görevli subayların büyük amiri ve denetleyicisidir. Tarihte en kozmopolit geçinen şehirler dahi bunlar kadar düzgün, uyumlu ve kaynaşık bir kozmopolitliğe sahip değildir. Burada her milletin sesi çıkardı ama bir tanesi yönetirdi. Galiba İtalya’daki Roma’yla buradaki Roma’nın yani İstanbul’un müşterek tarafı da buydu. Bir ana unsur vardı ama öbürleri onun vazgeçilmez parçası olarak bu şehirlerde yaşamaya devam etmiştir.

Bu tatlı tahlil, bu tarihi yorumlama, heyhat bugün şehrin haline baktıkça insanı tarumar eden manzaralarla ani bir balyoz yiyor. Aşırı yapılaşma, İstanbul’un her zaman için özgünlüğü olan küçük yeşil alanların yok olması, kargir ve ağacın kaynaması bugün artık yok. Bir gezi dönüşü iki genç işadamı “Roma güzel ama bakımsız kalmış, oraya gökdelenler yapsalar” gibi laflar ettiler. Galiba zihniyet farkı iki Roma arasında rahatlıkla görülüyor.

Boğaziçi’nde erguvanlardan bahsetmeye utanıyoruz. Mayıs ayında Boğaz’ın erguvanları, denir ki, “Burada bizim ceddimiz, bize göre bin misli çoklukla var” demek için görünürler. Aklı başında hiçbir insan artık yüzü kızarmadan Boğaz’ın erguvanlarıyla övünemiyor.

Biz birinci Roma’dan daha görkemli olan ikincisinin camilerini gölgelemek için çirkin gökdelenler yapıyoruz. Birinciden daha yeşil ve onun kırmızıları kadar uyumlu taş yapıları yok etmek için plastik medeniyetini getirdik. Lüzumsuz süslenen hatta neye yaradığı tartışılan Haliç köprüleri ve ‘kanatlı’ rıhtımlarla neyi berbat ettiğimizin farkında bile değiliz. Geçmişte Boğaz’ın kenarındaki yeni Roma’da nüfus bu kadar sorumsuz artmadı ve sorumsuz yaşamadı. O eski Roma’da yaşayan köleler bile kendileriyle anket yapsanız Roma’yı sevdiklerini söylerlerdi. Roma tarih ve edebiyatının kalıntıları bunu gösteriyor. Oysa bizde belediye anketlerinde bile halkın önemli çoğunluğu İstanbul’u sevmediğini söylüyor.


İstanbul hâlâ Akdeniz’in metropolü. Onun nüfusuna ve mazisine benzer bir başka metropole, Kahire’ye benzeyen bir kadersizliğe düşmemek için şehrimize iyi bakmalıyız.

Müteahhit hunharlığına karşı Roma’daki arkeoloji otoritesinin, kanunlarının benzeri uygulanmalı ve her şeyden evvel İstanbul’u sevenlerin İstanbul’u olmalıyız ki onun üstündeki her değişikliği gözleyelim ve tedbir alalım.

İlber Ortaylı
(Hürriyet, 21.05.2017)

Şairlik bir maharet ve netice itibariyle bir hokkabazlık işi mi?


Türk şiirini ister Avrupaî Türkçülük araştırmalarının rüzgârına kapılarak Hoca Ahmet Yesevî’den, isterseniz sizin ruhunuzda Türk lisanı ve Türk toprakları kavramlarına muhteva kazandırma isteği ağır bastığı ve bu sebeple şarkiyatçılık desisesine darbe vurmağa hazırlandığınız için Yunus Emre’den başlatın elinize Türk’e mahsus gerçekler üzerine bina edilmiş bir şiirin geçmesi imkânsızdır. Garipliği görün: Her şeyini şiire borçlu bir milletin kendine mahsus gerçekler üzerine bina edilmiş şiiri yok. Bu şiirin doğmasına açılan imkân kapısının aralanışı Hıristiyan takviminin 1963’üncü yılında, benim ilk şiirimi neşrettiğim tarihe rastlar.

Şairlik bir maharet ve netice itibariyle bir hokkabazlık işi mi? Dünyanın hiçbir yerinde şair bir usta değildir. Çünkü şiir ortaya kendi dışından gösterilebilir bir malzemenin çok iyi kullanımı sebebiyle çıkmaz. Şairin dille münasebeti ressamın renklerle, çizgilerle, ışıklar ve gölgelerle münasebetine veya bestecinin seslerle, eslerle, tempo, ritim, ahenk bağlarıyla münasebetine benzemez. Ressam ve besteci eserini ortaya koymak üzere işinin başına geçer. Şair ise eserinin eseri olma tuhaflığı içine daldığından ötürü kendi başına hiç mecbur olmadığı bir iş açar. Şairin başına açtığı iş mensubiyetinin ve aidiyetinin gereğini aramaktan başka bir şey değildir. Dünyanın her köşesinde şairin tek boyun eğdiği şey kendi özüne duyduğu saygı olmuştur.

Benim payıma ne düştü öz saygısından? Beethoven’in gözleriyle işittiğini ben kulaklarımla görebildim mi? Aslına bakarsanız bu sual münasebetiyle hazırlanabilecek doğru cevap benim sanat sahasında çekmek mecburiyeti altında bırakıldığım numaranın iç yüzünü ifşa eder. Aslına bakmak! Aslın bir mânâ taşıdığını, mânânın tamamını aslın ifade ettiğini kabul kimin işine geliyor? Türkeli’nde kimsenin işine gelmiyor bu. Gelseydi Türk milletine mensubiyet çoktan Türk milletine aidiyet şekline çevrilmiş olacaktı. Kâfirlerin necasetini fark etmemek İslâm’dan İman’a geçisin kazancını feda etmektir. Küfre bir anlam yükleme gücünden mahrum kalarak, necasetin neye taalluk ettiğine akıl erdiremeden hiç kimse şirkten arınamaz.

Hayatını Türk’e mahsus gerçeklere istinaden şekillendirmenin ne geçmişte herhangi bir dünyevî getirisi oldu, ne halen bu şekillendirme dünyevi rahatlığa imkân sağlıyor ve ne de gelecekte sağlama vaadinde bulunuyor. Türklük tarihte can taşıdıysa serapa uhrevi kazanç alanına dönük haslet oluşuyla can taşımıştı. Türklüğün yokluk alanına sürgün edileceği ihtimali her türlü hesabın haricinde tutulmasaydı bu günkü aymazlık tepkisini de beraberinde getirirdi.

İsmet Özel
(İstiklâl Marşı Derneği, 10 Mayıs 2017)

İbn Haldun'da mûsikî ve mugannîlik


Bil ki mûsikî ve mugannîlik bir sanat olup, ancak ictimâî ve medenî hayatın gelişmiş olduğu bölge ve şehir ahâlîsi arasında yayılır. Kazanç, yaşamak için gerekli nesneler ve ihtiyaçlar yerine getirildikten ve medenî hayatın ihtiyaçlarını tatmin etmek devresi geldikten sonra bu sanata karşı meyil ve heves uyanır. Ancak bundan sonra bolluk ve medenî hayatın i'tiyat ve îcabları ile nefslerini hoşlandırmak isteyenler, mûsikî ve mugannî sesleri işitmek isterler, başka ifadeyle ekonomik halleri bu seviyeye gelenler bu sanata ihtiyaç duyarlar.
- İbn Haldun

İslâm dünyasının neredeyse bütün önemli mütefekkirleri, muhakkak mûsikî ile ilgilenmiş, ya Fârâbî gibi hem mûsikî icrâ edip kitabını yazmış, hem de icrâ etmese bile mûsikî düşüncesine dâir çok önemli eserler ortaya koymuşlardır. Yani mûsikî, hemen hemen bütün İslâm mütefekkirlerinin temel konularından biri olmuş, herbiri mûsikî sahasında heyecan verici ve ufuk açıcı düşünceler ortaya koymuştur. İbn Haldun da bu mütefekkirlerden biridir.
- Yalçın Çetinkaya

18 Mayıs 2017

Şeffaflık Toplumu


Şeffaflık neoliberal bir aygıttır. Enformasyona dönüştürmek amacıyla her şeyi içine girmeye zorlar. Günümüzün gayri maddi üretim ilişkileri koşullarında daha fazla enformasyon ve daha fazla iletişim, üretkenlik ve hızda artış demektir. Buna karşılık gizlilik, yabancılık ve ötekilik sınırsız iletişime engel oluşturur. Şeffaflık adına bunlardan kurtulmak gerekir.

Şeffaflık insanı camlaştırır. Şiddeti de buradadır. Sınırsız özgürlük ve iletişim topyekûn kontrol ve gözetime dönüşüyor. Sosyal medya da giderek toplumsallığı disiplin altına alan ve sömüren dijital panoptikonlara benziyor daha çok.

Şeffaflık bir ideolojidir. Bütün ideolojiler gibi onun da mistik hale getirilmiş ve mutlaklaştırılmış olumlu bir çekirdeği vardır. Şeffaflığın tehlikesi de bu ideolojikleşmededir. Totalize edilirse şiddete yol açar.

Byung-Chul Han, Şeffaflık Toplumu
Metis Yayınları, 84 Sayfa, 12,50 TL

Mülksüzleşme: Siyasaldaki Performatif


"Kişi gördüğü, hissettiği ve öğrendiği şeyin uyandırdığı duygularla hareket ettiğinde kendini hep başka bir yere, başka bir sahneye ya da merkezinde olmadığı bir toplumsal dünyaya savrulmuş halde bulur. Mülksüzleşmenin bu türünü eyleme ve direnişe, ötekilerle birlikte görünür hale gelerek adaletsizliğe son verilmesini talep etmeye yol açan bir duyarlılık biçimi olarak değerlendiriyoruz. Adaletsizliğin aldığı bir biçim de halkların, örneğin zorunlu göç, işsizlik, evsizlik, işgal ve fetih vasıtasıyla sistematik olarak mülksüzleştirilmeleridir. İşte biz de, egemen benliğin malikiyetinden feragat anlamında mülksüzleşerek dahil olunan kolektivitelerin, kimi nüfusları kolektif aidiyet ve adaletten sistematik olarak men eden mülksüzleştirme biçimlerine nasıl muhalefet edebileceğini ele alıyoruz."

Bu kitaptaki yazılar, Mısır devriminin en yoğun günlerinin yaşandığı dönem ile Yunanistan’da Sol'un neoliberal kemer sıkma politikalarına karşı ciddi muhalefet gösterdiği dönem arasındaki aylarda, iki yazarın yürüttüğü diyalog sonucunda ortaya çıktı.

Özellikle Irigaray’ın çalışmalarından, Heidegger’in teknoloji eleştirisinden, Foucault’nun biyopolitika kavramından ve Lacan sonrası psikanalizden beslenen Athena Athanasiou ile, Foucault’dan ve söz edimleri kuramından, toplumsal cinsiyet kuramından, kuir aktivizmden ve heterodoks psikanalizden yola çıkan Judith Butler, kâh fikir birliğine varıp kâh ayrılığa düşerek “Siyasal duyarlılığı mümkün kılan nedir?” sorusunun peşine düşüyorlar.

Judith Butler, Athena Athanasiou 
Mülksüzleşme: Siyasaldaki Performatif
Metis Yayınları, 200 Sayfa, 20 TL

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.