TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

23 Mart 2017 Perşembe

Bu şehir böyleyken, bu böyle sürüp gidecek


Yarın ayran bile içemezsin. O, bardağı on kuruşa olan ayran. Yani bir kaşık yoğurtla bir bardak suyu karıştırıp da on kuruşa satan adamın namussuz olduğunu bile bile elinden içtiğin enayicesine bütün şehir insanlarının gözü önünde yapılan hırsızlığı, dolandırıcılığı bile bile... Değiştir mesleğini be! Dur ayrancının önünde sabahları. Yap bir güğüm ayran evde. Koy o herifin önüne kaldırıma. İki kuruştan ayran sat, sat da herif gözünü oysun. Seni parayla fukaralar tutup dövdürsün. Daha olmazsa öldürtsün.

Kestane sat bir çıkmaz sokağın başında. Çürüklerini ayır ayır, sokağa at yine üç yüzden okut. Korkma ziyan etmezsin. Ama başına bela musallat olurmuş; aldırma, koru kendini. Seni tanıyan kimse senden kestane almazmış; senin gözünün önünde, giderler çürüklerini inadına başkasından alırlar da senden almazlarmış. Varsın almasınlar.

Bütün şehirle dost değilsin a! Sen başla bir defa işe, bir haftaya kalmaz, şapkası delik, gözleri uçuk, rüzgara karşı içi yünsüz bir adamcağıza çürüklerini, pişmemişlerini dayayacaksın. Bunu yapacaksın. Yapmazsan hayatından, kestanecilikten hiçbir şey anlamayacaksın. Manav çırağını, bakkal oğlunu, tüccar katibini, gazeteci yazarını böyle yetiştiriyor. Bu şehir böyleyken, bu böyle sürüp gidecek.

Sait Faik Abasıyanık, Mahalle Kahvesi

Karanlık, ölümün bir cüz'üdür


Çocuklar sinemada bir atlı alkışlıyor
Bu yüzden seviyorum seni
Bizimkiler bu yüzden yeniyor ötekileri

İsmet Özel, Çağdaş Bir Ürperti

***

Boş vaktim oldukça sinemaya giderim. Yumuşak bir karanlığa gömülmüş, makinenin hışırtısını dinleyerek, cismimin değil, ruhumun bir çetin yol üzerinde mola verdiğini hissederim. Karanlık, ölümün bir cüz'üdür, onun için dinlendiricidir. Büyük dinlenme, bir zulmet denizine dalıp bir daha ışığa kavuşmamaktan başka nedir?

Sinemanın diğer bir fazileti de olgun yaşın, kafatası içinde bir deste devedikeni gibi sert duran acıtıcı mantığı yerine, çocuk safdilliğini ve kolayca aldanış kabiliyetini ikame etmesidir. Rüya âlemi üzerine açılmış sihirli bir pencereyi andıran beyaz perdede koşuşan, dövüşen, düşen, kalkan şu ahmak eşhasın tatsız tuhaflıklarından veyahut kovboy süvariliklerinden veya harikulâde hırsızlık vak'alarından başka türlü tat almak kabil olur muydu? İnsan saffetiyle beslenen sinema edebiyatı, henüz kıymetsiz muharririn işidir. Resmi beyaz perde üzerinde kımıldayan şu rimel ile kirpiğinin her teli bir ok gibi dikilmiş güzel kadının gözünden damla damla akan sahte gözyaşları, zevkini ve aklıselimini, şapka ve bastonuyla birlikte vestiyere bırakmayan adamı, teessürden değil, ancak can sıkıntısından ağlatabilir. Sinema, böyle yormayan masum bir göz eğlencesi kaldıkça, yorgun başın munis bir ilticagâhıdır. Her zevkini kaybetmiş ruhu, çocukluk tazeliğine kavuşturan bu karanlıkta, basit musiki, tatlı bir ninni vazifesini görür. Ben, en güzel ve en dinlendirici uykularımı sinemanın ipek yastıklar gibi başın arkasına yığılan yumuşak karanlıklarına medyunum.

Ahmet Haşim, Bize Göre,1928

22 Mart 2017 Çarşamba

Türklerin Altın Çağı


TARİHİN EN UNUTULMAZ ÇAĞLARINDA
DÜNYAYA HÜKMEDENLER: TÜRKLER

“Türkiye’nin yüzyıllar önce açılan tarih defteri henüz kapanmamıştır ve sık sık da görüyorsunuz ki bu defter kapanmaz. Onun için tarih bilmek; nereden geldiğinizi, nasıl yurt edindiğinizi öğrenmek zorundasınız. Tarihini bilmeyen, hafızası olmayan toplumların nerelere gideceğinin, sürükleneceğinin, dahası neler yapabileceğinin hesabı olmaz.”
- İlber Ortaylı

14. ve 17. yüzyılları arasında Hindistan’dan Viyana kapılarına kadar muazzam büyüklükte bir coğrafyaya hükmettiler… Orta Asya, Kafkasya, Ortadoğu ve Avrupa’nın tarihini şekillendirdiler. Uyguladıkları askerî taktiklerle imkânsız görülen pek çok savaştan zaferle çıktılar…

Hangi kıtada olursa olsun adalet esasıyla yönettiler… Sorunlarını çözemeyen Avrupa devletlerine fikirleriyle ilham verdiler… Mimarîden musikiye, edebiyattan tıbba kadar yeryüzünün her coğrafyasında kalıcı bir iz bıraktılar.

Birçok devlet kurdular: Timurlular, Altın Orda, Memluklar, Osmanlılar

Efsane hükümdarlara sahip oldular: Emir Timur, Fatih Sultan Mehmed, Sultan Baybars, Kanuni Sultan Süleyman, Babür Şah

İlber Ortaylı, Asya’nın bozkırlarından Avrupa’nın içlerine kadar ilerleyen, dünya tarihinde zirveye taht kuran Türklerin muhteşem yıllarını anlatıyor…

Türklerin Altın Çağı, İlber Ortaylı’nın satırları arasında dolaşmak isteyen her yaştan okuyucunun zevkle okuyacağı bir başucu kitabı…

Kronik Kitap
TÜR: TARİH
ISBN: 978-975-2430-03-7
EBAT: 13,5×21 | SAYFA: 320

Ali Şükrü Bey: Mücadeleyle Geçen Bir Ömür

Trabzon Mebusu” olarak bilinen Ali Şükrü Bey, 39 yıllık hayatına pek çok meslek sığdırmıştır. Osmanlı Donanması’nda subay olarak görev almış; dergi çıkarmış ve yazarlık yapmıştır. Millî Mücâdele döneminde ise, işgale karşı önemli faaliyetlerde bulunmuştur. Ankara’da toplanan Birinci TBMM’ye Trabzon Mebûsu olarak katılmış; oturumlardaki siyasî fikirleriyle dikkatleri çekmiş ve meclisteki İkinci Grub’un önemli isimlerinden biri olmuştur. 1923’te TBMM’deki Lozan görüşmelerinin yapıldığı sırada bir cinayete kurban gitmiştir.

Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi çok konuşulsa ve yazılıp çizilse de tarihçiler arasında hâlen tartışmalı bir konu olarak devam etmektedir. Onun faaliyetleri ve ölümü üzerine birçok soru cevaplandırılmayı beklemektedir.

– Millî Mücâdele’de yeri ve rolü nasıldı?
– Mustafa Kemâl Paşa ile hangi konularda fikir ayrılığına düştü?
– Neden ve nasıl öldürüldü?
– Suçlu gerçekten Topal Osman Ağa mıydı?
– Cinayet şahsî nedenlerden dolayı mı işlenmişti?
– İsmail Hakkı Bey’in cinayette bir rolü var mıydı?
– Lozan Barış Konferansı’nı hangi konularda eleştirmişti?
– Pontus ve Ermeni meselesine bakışı nasıldı?
– Ordu ve askerlik hakkında ne düşünüyordu?
– Kanun teklifleri ve TBMM’deki muhalefetinde neleri hedefledi?

Prof. Dr. Necmettin Alkan ve Doç. Dr. Uğur Üçüncü tarafından hazırlanan “Ali Şükrü Bey” kitabında bütün bu ve benzeri sorular cevabını buluyor; yakın tarihimizin karanlık bir dönemi aydınlatılıyor.

Kronik Kitap
TÜR: TARİH | DİZİ: TÜRKİYE TARİHİ 
ISBN: 978-605-83011-9-1 
EBAT: 13,5×21 | SAYFA: 336

21 Mart 2017 Salı

Türkler, İslam âlemine rağmen İslam âlemini sırtında taşımak zorunda kalmış bir millettir


11 Eylül’den sonra Amerika’da başlayan ve sonrasında Avrupa’da da taraftar bulan İslamofobi her iki kıtada aynı şekilde anlaşılmıyor. Avrupa için bu kavram, tarihi Türk nefretinin bir yanına iliştirilmiş bir kavramdır ve içinden Türkleri çıkardığınızda, politik manzaraya uygun bir sözcük olmanın ötesine geçmez. Çünkü Avrupa’nın gözünde Türkiye dışındaki bütün İslam ülkeleri nihayetinde eski birer sömürgedir; onlara karşı psikolojik bir güveni vardır. Yeri geldiğinde, yeniden bir efendi-köle ilişkisine girmekten geri durmazlar. Oysa Türkiye, erken ortaçağdan bu yana Avrupa’nın kıta kimliğini inşa etmek için kullandığı, ortak düşman haline getirdiği bir ülke. Hatta bugün Avrupa Birliği halini almış büyük kıta organizasyonunun temelinde “ortak düşman Türk’e karşı birleşme duygusu” yatıyor desek, abartmış olmayız. İspanya’nın bir kıyısına hapsolmuş Endülüs macerasını saymazsak, 11. yüzyıldan bu yana haç-hilal savaşı bir Türk-Avrupa mücadelesi olarak süregeldi. Ve öyle görünüyor ki Batı, hâlihazırdaki koşullar yüzünden bir kez daha ortak düşmanını hatırlayarak kendine çekidüzen vermeye çalışıyor.

İyi de, açıkça haksız olmasına rağmen Avrupa ülkeleri Hollanda’nın yanında saf tutarken, İslam ülkeleri neden Türkiye’nin yanında güçlü bir şekilde saf tutmadılar? Güçsüz birkaç ülkeden çıkan birkaç cılız ses dışında ihvanlarımızdan, bizi yalnız bırakmadıklarını gösteren bir tavra şahit olmadık. Mesele İslam Konferansı Örgütü ve Arap Birliği hemen harekete geçip sert açıklamalarda bulunabilirdi. Nihayetinde Türkiye “ümmet”in bir parçası değil miydi! Biz bu sorunun da cevabını biliyoruz. Biliyoruz ki, Türkiye tarihsel krizlerde yapayalnızdır. Onun arkasını dayayabileceği komşuları yoktur. İran, bir zamanların Venedik ya da Kutsal Roma Germen’i ile iş tutan aynı İran’dır. Türkiye batıya her yöneldiğinde, başını geriye doğru dönüp Fars’ı kontrol etmek zorunda kalacaktır. Türkler, İslam âlemine rağmen İslam âlemini sırtında taşımak zorunda kalmış bir millettir. Bugün de mevkiini tarihi bir bilinçle koruyan Türkler dışında bir millet yoktur. Bu mevki aynı zamanda yalnızlık mevkiidir; orada Türk şuuru oturur. Türkiye ile Hollanda arasındaki kriz, kısa sürede yapayalnız Türkiye’nin bütün bir Avrupa ile hesaplaşmasına dönüştü. Ders çıkarmayacaklar biliyoruz ama batıcı aydınları da Cemil Meriç’in cümleleriyle selamlayalım: “Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlı’yız. Osmanlı, yani İslâm. Karanlık, tehlikeli bir düşman.

Ali Ayçil

Her birimiz bir başkasına ötekiyiz


Irkçı bakışa göre Müslüman, sadece içerideki düşman olarak terörle olan savaşında Avrupa’yı zayıflatmaz ama aynı zamanda, İslami norm ve değerlere bağlılığıyla da Avrupalılık mefhumunun kendisini tehdit eder. Yurtseverlik kılığı altında anti-İslam ırkçılığı, çok kültürlü dokuyu tahrip ediyor ve birlikte yaşama pratiklerinin altını oyuyor. Asimilasyon, bir dizi zecri uygulamayla icbar edilir. Yurttaşlık kanunları güvenlik eksenli olarak yeniden tanımlanır, zorunlu dilbilgisi ve yurttaşlık sınavları getirilir, cami heyetleri için davranış kodları oluşturulur ve Müslüman kadınlar için giyim kuşama dair bazı kısıtlamalar getirilir. Barbar öteki, önce barbarlığın bütün alametlerinden arındırılmalıdır. Hiç bitmeyen bir uygarlık misyonu.

Ahlak, ötekine karşı duyduğumuz sorumlulukla başlar. Ne tarih görülmeyecek kadar uzağa gidebilir, ne de insan. Her birimiz bir başkasına ötekiyiz. Avrupa kendi karanlığıyla yüzleşmeyi başardığı gün, bize ders vermeyi düşünsün. O zamana dek, bizim bu örgütlü riyakârlıktan öğrenecek bir şeyimiz yok. 

Kemal Sayar

20 Mart 2017 Pazartesi

Düşülebilecek en önemli tuzak toptancılıktır


Hollanda, Almanya, Fransa gibi önemli Batı Avrupa ülkelerinin Türkiye konusunda tırmandırılan krizde takındıkları dayanışmacı tavır karşısında düşülebilecek en önemli tuzak toptancılıktır. Yani, toptan tüm Batıyı karşımıza alan, daha doğrusu Avrupalıları bize karşı birleştirici bir dilden kaçılması gerekir. Avrupa fikrini oluşturan tarihsel süreç ve değerlerle Avrupalılar arasındaki nüansları, stratejik hesaplaşmaları gözetmeden yapılan, tek tek doğru olsa bile tümünü Müslümanlara, bize karşı birleştiren dil ve tutumdan kaçınmamak en büyük hatalardan biridir.

Batı ve özelde Avrupa'yı iki temel eksende değerlendirmek gerekir. Temelde Batı uygarlığı ve onun değerleri karşısında bizim nerede durduğumuzu yerli yerine oturtan medeniyet perspektifli bakış; ikincisi ise, daha çok stratejik, politik rekabete, hesaplaşmalara dayalı yaklaşımlar.

Hollanda'nın çok açık biçimde yaptığı ırkçı kışkırtmanın “Avrupa'nın kendi değerlerine ihanet” olarak eleştiren söylem üzerinde durmakta yarar var. Avrupa uygarlığına ve değerlerine dair hiçbir çekince koymadan, varsayılan bu değerlerle çeliştiği için eleştirmek ciddi bir çelişkiye götürür. Tıpkı Avrupa Birliği'ne girmeyi bir medeniyet projesi sayan resmi söylemin içerdiği açmazda olduğu gibi... Evet, Avrupa ve Avrupa Birliği kendi iç çelişkilerinden, çatışmalarla dolu geçmişinden, vahşi kapitalizm ve sömürgecilik sonrası düzen arayışlarından, bunlara karşı toplumsal hareketlerden ders çıkartarak kendileri için belli kriterleri oluşturdular. Ancak bu standartların felsefi gerekçeleri ve kültürel, tarihsel arka planı ile İslam'ın teklif ettiği değerler bütününe muhteva olarak karşılık geldiği söylenemez. Bu temel çelişki ile hesaplaşmadan Avrupa'nın kendine ihanet ettiği söylemi medeniyet bağlamında baştan kaybedilmiş özür dilemeci bir savunmadır.

Batı uygarlığını, küreselleşen ve dünyayı tek tipleştiren değerlerin anayurdu olarak Avrupa ve Avrupa fikri ile felsefi, dini, entelektüel düzeyde hesaplaşamayan söylemler, Avrupa'yı temel olarak referans alan mahcup eleştirilerden öteye gidemez. Ve bu dille yapılan eleştiriler Batı ve Avrupa'yı haklı çıkartan bir sonuca götürür.

Avrupalılar arasında tarihsel olarak hep var olan ve bugün de her ne kadar üstü örtülmüş gibi görünen ama kriz dönemlerinde ortaya çıkan etnik, mezhepsel ve stratejik farklılaşmayı doğru okumak zorundayız. Gittikçe daha öne çıkan ötekileştirici politikaları eleştirebilmek, her şeyden önce bu zihniyetin beslediği tarihsel kökleri ve düşünsel temellerini doğru okumakla mümkün olur. Bunu yapamadığınız takdirde, kendi iç çelişkilerini yok sayan toptancı söylemler hepsinin ötekine karşı birleşmelerini sağlar.

Akif Emre

Kültürel muhafazakârlıklar, düşünsel, felsefi hareketsizliğe, içe kapanmaya neden oldu


Kültürel muhafazakârlığın belirleyiciliği sebebiyle, bugün İslam dünyası toplumları pek çok hayati sorunla karşı karşıya bulunduğu halde, bu sorunlarla yüzleşemiyor. Tasavvufi ilgiler, yoğunluklar, toplumlarımızda zihni etkinliğin sonunu hazırlarken, kültürel muhafazakârlıklar da, düşünsel, felsefi hareketsizliğe, içe kapanmaya neden oldu. Modern zamanlarda, kültürel değişimin, sürekliliğin, üretkenliğin durdurulması, milliyetçiliklerin yükselişi, İslami bütünlüğün bozulmasına, dağılmasına neden olduğu kadar, toplumlarımızı modernliğin saldırıları karşısında da büyük ölçüde savunmasız bıraktı. Bugün, kronik hale gelen bu zaaflar halen sürdürülüyor. Bunun içindir ki, sömürgeci sistemle kültürel bir hesaplaşma bile gerçekleştirilemiyor. Sözünü ettiğimiz zaaflarımız sebebiyle kendimizi İslami anlamda ifade edebileceğimiz bağımsız bir dile bile sahip değiliz.

İçerisine kapandığımız, kapatıldığımız kültürel muhafazakârlık sebebiyle, Avrupa tarihini, kültürünü, uygarlığını, aklını, bütün tarihlerin, kültürlerin, uygarlıkların ve akılların öznesi saymak gibi derin bir patolojiye katlanıyoruz. Batının her konuda ayrıcalıklı ve üstün bir konuma yerleştirilmesinin ahlaki ve felsefi hiç bir dayanağı, gerekçesi ve açıklaması yoktur. İnsanlığın büyük öyküsü dikkate alındığında, Avrupa'nın hiç bir ayrıcalığı bulunmadığı görülecektir. Modern ya da geleneksel patolojilerden bağımsızlaşabilmek için, ahlaki ve zihinsel ilkelilik-yetkinlik temelinde, bağımsız İslami zihinsel alanlar açmak üzere eleştirel sorgulamalar yapabilmeliyiz.

Ahlaki ve zihinsel bir mücadele, ekonomik ve politik değerler (para/iktidar/şöhret/makam/mevki vb) yoluyla değil, ahlaki ve zihinsel bağımsızlık, üretkenlik ve özgünlük gibi değerlerle sürdürülebilir.

Modern-seküler zamanlar, Batı dışı toplumları, kültürleri ve felsefeleri dikkate almayan çok kibirli ve küstah bir dil oluşturdu. İslam dünyası toplumları, kendi toplumlarımızı anlamak, kendi kültürlerimizi tanımlamak için bile bu küstah dilin oluşturduğu düşünsel-felsefi-kültürel çerçeveleri ithal etmeye devam ediyor. Bu durum, anlaşılması mümkün olmayan çok büyük bir çelişkiyle karşı karşıya bulunduğumuzu gösterir. Avrupalı bilgiyi ve aklı evrensel bilgi ve akıl olarak tebcil eden bir toplumun ve kültürün, kendi aklına ve bilgisine güven duymayacağı, tebcil edilen bilgi ve akıl karşısında bir aşağılık duygusu yaşayacağı çok açıktır.

Atasoy Müftüoğlu

İstiklâl Marşımız Nasrullah Camii'nde okundu



İstiklâl Marşı Derneği 10. Sene-i Devriyesini Kastamonu'da kutladı.

İstiklâl Marşımız Büyük Millet Meclisi'nden evvel ilk okunduğu yer olan Nasrullah Camii'nde ilk kez aslına münasip olarak okundu.

17 Mart 2017 Cuma

İçinde yaşayan insanları cüceleştiren seküler şehir


İnsanlar aslında inançları doğrultusunda binalar inşa ederler ve diktikleri bu binaların biçimi onların dünya görüşünü ve insanın bu dünya görüşündeki yerinin ne olduğunu açıkça ortaya koyar. Modern mimari de sekülerleşme ideolojisini ve bazen de nihilist ideolojiyi ifade eder. (…) Tıpkı karınca kulelerinin, kendilerini inşa eden karıncaları cüceleştirdiği gibi, içinde yaşayan insanları cüceleştiren seküler şehir, sadece geleneksel öncelikleri tersine çevirmekle kalmamış, aynı zamanda bütün insani değerleri de yerle bir etmiştir. Bu şehirde hiçbir bina insan ölçülerine göre yapılmamıştır. Tıpkı, insanın üzerine on numara büyük gelen bir takım elbiseye benzeyen bu şehir, ne insan yerleşimine uygundur nede arasına sıkıştırıldığı fiziki manzaraya aittir (…)

Gai Eaton / Hasan Abdu'l-Hakîm
(Tanrı'yı Hatırlamak, İnsan Yayınları)

Bir adımlık yola bir ömürlük rota

Çizim: Pawel Kuczynski
Mesai yapıyoruz ama bunun sadra şifa bir getirisi olmuyor. Bir adımlık yola bir ömürlük rota çizmiş gibiyiz. Kah laf ebesi oluyoruz entelektüel sofralarda, kah körebe hayatın ara sokaklarında! Söylem salıncaklarında bir o yana bir bu yana sallanıp duruyor, hava aldığımızla kalıyoruz. Hal böyle olunca vakit çarçur olup geçiyor, elde kalan üç beş bozukluk dışında, hiçbir şey birikmiş olmuyor açtığımız Hakikat hesabında.

Gökhan Özcan

İçsellik ve manevi hayatlarımızın sorumluluğu

Son 200 küsur yıldır rasyonalizmi dinden çok da uzak olmayan bir şeye dönüştürdük, dolayısıyla Kierkegaard’ın bütün bunların tamamı ile ilgisi olduğu yönündeki ısrarla kulak asmamamız çok kolay. Ama Kierkegaard’ın özellikle de hayatının sonlarına doğru Danimarka’nın resmi kilisesine karşı topyekûn bir başkaldırı içinde olduğunu es geçmemek gerekir. İçsellik ve manevi hayatlarımızın sorumluluğunu alma konularındaki ısrarı aslında günümüzde pek çok insana cazip gelen kişisel Hristiyanlığa epey yakın. Filozof kendi adınıza düşünmemizi öyle tutkuyla istiyor ki yeri gelince İncil’i aradan çıkarma fikrini de evirip çeviriyor.

Aslında incili ortadan kaldıran bir reform Luther’in Papa’yı aradan çıkarması kadar yerinde olurdu. İncil’in üzerine bu kadar yoğunlaşmak öğrenim dindarlığına ve teolojik kılı kırk yarmalara yol açtı -eğlenceden ibaret bunlar. Bu tip meselelerde öğrenim zamanla toplumun en alt katmanlarına sızdı, bu yüzden artık kimse İncil’i insan gibi okumuyor. Üstelik bu durumun verdiği zararın telafisi yok. Bu tavır, varoluşun anlamı sorusundan kaçmak ve kaçışlarına mazeret uydurmak isteyenlerin sığınağı haline geldi. Çünkü insanın öncesinde gözden geçirmek istediği bir şey, yaşamaya başlamadan önce öğrenimin tamamlanması gerektiği bahanesi var hep. Bu da, pek tabii, insanın hiçbir zaman işe koyulmaması anlamına geliyor. (Günlükler ve makaleler, 1833 - 1855)

Kierkegaard kendisi de dahil olmak üzere insanların manevi meselelerde kendilerini uzman gibi sunması fikrinden (hele ki bunun için para alan rahip ve piskoposlardan) o kadar hazzetmiyordu ki, kitaplarının özel bir otoriteye yazılmadığını sürekli vurguluyordu; hatta kitaplarından birinin adı ‘Otoritesiz’di.

Robert Ferguson, Kierkegaard’dan Hayat Dersleri, Türkçesi: Elif Ersavcı
Sel Yayıncılık135 Sayfa, 12 TL

16 Mart 2017 Perşembe

Bir şehir düşüncesi geliştirmek


Mevcut şehir düşüncesi üzerine yapılan yayınlarda üç farklı boyut öne çıkıyor. Bir kısmı doğrudan batılı tecrübeyi olduğu gibi monte eden tercümeye dayalı düşünüş biçimi ki belli açılımlar sağlasa da bunun özgün bir yanı yoktur. İkinci tür muhafazakâr yaklaşımla yapılan yayınlar, daha çok geçmişe özlemi yansıtır. Bunlar, özellikle elimizden yitip giden tarihi eserler, kültürel varlıklar, gelenek ve şehir mirasına dair nostaljik hatırlayışlardan öteye geçmeyen çalışmalardır. Daha çok temsil ettiği mana ve ruhu ihmal eden Boğaziçi, İstanbul övgüsüyle malûldür. Özellikle turistik boyutu öne çıkan belli başlı mekânları ideal şehir modeli olarak sunan, bunun üzerinden bir medeniyet söylemi üretmeye çalışan, yaşadığımız hayatla temas etmeyen yazılardır... Şehir her şeyden önce tarihsel birikim ve süreklilik ve mekan-insan tasavvurunu gerektirir. Bu tür yayınlar geçmiş öykünmeciliğine mahkum olmakla anakronizmden kurtulamazlar. 

Öte yandan yeni yeni kendini göstermeye başlayan hayata dokunan, şehir düşüncesini tarihsel arka planıyla birlikte kavrama ve teorik çerçeve oluşturma çabalarını takip etmek gerekiyor. Modernleşme ve küreselleşme ile birlikte geleneksel şehirlerin ve ona bağlı toplumsal ilişkilerin hızla çözüldüğü bir zaman diliminde geçmişin romantizmine takılıp kalmak gerçeklerden kaçmak anlamına gelir. Batıcı elit ideolojisinden sonra muhafazakar kesimin elinde altüst olan şehirlerdeki sorunları ve sorumluları görmeden, modernleşmenin yıkıcı etkileriyle yüzleşmeden, toplumsal ve kültürel altüst oluşları yok sayarak elbette bir şehir düşüncesi geliştirilemez. 

Akif Emre

Allah insana sonsuz ölçüde yakın


İnsanı ilâhî Hakikat'ten ayıran şey, barikatların en zayıf olanıdır: Allah insana sonsuz ölçüde yakın, fakat insan Allah'a sonsuz ölçüde uzaktır. Bu engel, insan için bir dağdır; insan, bizzat kendi elleriyle ortadan kaldırmak zorunda olduğu bir dağın önünde durmaktadır. Toprağı eşeler, fakat nafile; dağda bir değişiklik olmaz. Bununla birlikte, insan Allah adına eşmeye devam eder. Ve dağ ortadan yok olur. Hiçbir zaman var olmamıştır.

Gai Eaton / Hasan Abdu'l-Hakîm
(İslâm ve İnsanlığın Kaderi, İnsan Yayınları)

15 Mart 2017 Çarşamba

Heidegger: "Bütün çalışmalarım, dağların ve köylülerin dünyası tarafından yönlendirilmiştir."


Kara Ormanların güneyinde geniş bir yayladaki sarp yamaçta, 1150 metre yüksekliğindeki tepede küçük bir kayak kulübesi vardır. Kulübenin zemini 6'ya 7 metredir. Alçak dam 3 odanın üstünü örter: Bir tarafı mutfak olan oturma odası, yatak odası ve bir çalışma odası. Bu benim çalışma dünyamdır… Ben bile aslında hiçbir zaman manzarayı böyle inceden inceye yoklamam. Mevsimlerin büyük iniş ve çıkışlarındaki saatlik, günlük-gecelik değişimlerini seyre dalarım. Dağların ağırlığı ve kütlelerinin sertliği, çam ağaçlarının temkinli büyümesi, parlayan, çiçeklenen çayırların sade ihtişamı, uzun güz akşamlarındaki dağ deresinin şırıldaması, derin karla kaplı düzlüğün sert sadeliği, bütün bunlar -gündelik varoluş boyunca- orada yukarıda sürer gider ve peş peşe gelir ve salınır durur. Bu manzara, yine de, yapmacık anlardaki keyifli bir dalış ve yapay bir empatide değil, aksine kendi varoluşunu, sadece, Çalışmanın içerisine yerleştirdiğinde bulur. Bu Dağ gerçekliği için mekânı sadece Çalışma açar. Çalışmanın gidişi manzarada olup bitenlere gömülmüştür.

Soğuk kış akşamında sert bir kar fırtınası vuruşlarıyla kulübenin etrafında kıyameti kopardığında ve her şey karla kaplandığında ve örtüldüğünde, o zaman felsefenin yüksek zamanıdır. İşte o zaman, felsefenin soruları sade ve önemli olmak zorundadır. Her bir düşüncenin inceden inceye çalışılması, sert ve keskin olmaktan başka türlü olamaz. Dilsel biçim vermenin güçlüğü tıpkı fırtınaya karşı yükselen çam ağaçlarının direnişi gibidir. Ve felsefi çalışma, bir münzevinin tuhaf uğraşı olarak yürütülmez.

Felsefi çalışma köylülerin yaptığı çalışmanın tam ortasına aittir. Genç köylü ağır kızağını sürükleye sürükleye yamaca çıkardığında ve kızağı hemen orada akgürgen kütükleriyle tepeleme yükledikten sonra tehlikeli bir bayırdan evinin avlusuna doğru yönelttiğinde; çoban ağır-düşünceli adımlarla sürüsünü yamaca doğru sürdüğünde; odasındaki köylü, çatısını onarmak için çok sayıda ince çatı tahtası hazırladığında, o zaman benim çalışmamla aynı türden bir çalışma yapmaktadırlar. Felsefi çalışma doğrudan köylülere ait olanın içinde kök salar…


Şehirli sözümona bir taşra ikametiyle olsa olsa bir kez 'esinlenir.' Ancak benim bütün çalışmalarım, bu dağların ve köylülerin dünyası tarafından taşınmış ve yönlendirilmiştir. Şimdilerde ara sıra, orada yukarıdaki çalışmam; burada aşağıdaki toplantılar, konferans yolculukları, tartışmalar ve öğretim etkinlikleri nedeniyle uzunca bir süre sekteye uğramaktadır. Ancak tekrar yukarıya çıkar çıkmaz, kulübedeki varoluşumun daha ilk saatlerinde, önceki sorgulamalarımın bütün dünyası, dahası onları bıraktığım biçimiyle ortaya çıkıyor. Kendimi sadece çalışmanın salınımı içinde bulurum ve aslında onun gizli yasasını asla bütünüyle bilemem.

Şehirliler çoğu zaman, dağların arasındaki köylülerin uzun, tekdüze Yalnız olma durumuna hayret ederler. Oysa bu Yalnız olma değil, tek başınalıktır. Gerçi insan büyük şehirlerde de neredeyse başka hiçbir yerde olamayacak kadar kolaylıkla yalnızlığa düşebilir. Ancak insan orada asla tek başına olamaz. Çünkü tek başınalık bizi tecrit eden değil, aksine bütün varoluşumuzun, bütün şeylerin özünün geniş yakınlığının içine doğru açılmasını sağlayan kendine özgü güçtür.

Martin Heidegger

Adam Sharr, Heidegger'in Kulübesi (Türkçesi: Engin Yurt)
Dergâh Yayınları180 Sayfa, 16 TL