2 Aralık 2016 Cuma

Bayrağımızdaki ay-yıldızı Orta Asya’dan getirmedik




Yaşayan görür. Görmek hayatiyet sahibi olana mahsustur. Bu topraklar üzerinde bir millet olgunluğuna ermenin tezahürü mü söz konusudur; yoksa buraya oradan buradan gelmiş bir süprüntü yığını olmanın işaretini vererek gün mü geçiriyoruz? Yaşıyorsak göreceğiz. Varsa gözümüz, açalım onu. Bize AKP yönetiminin Türk milletini istiskal etmek üzere kabullendiği haçı TL ikonunda görecek bir canlılık emaresi gerek. Ehl-i salip neresine kına yakarsa yaksın, biz Türkler olgunluğumuza yaraşır kavrayış alanlarında sebat edeceğiz. Bayrağımızdaki ay-yıldızı Orta Asya’dan getirmedik. Bu sembol vatan kıldığımız topraklarda antik çağdan beri yaşayan bir işaretti. Bu işaret İstanbul’un fethi akabinde Batı’nın Haçı ile uzlaşmayacağımızın nişanesi haline yükseldi. İslâm’a lâf getirtmeyecek bir askeri gücümüz, Müslümanca kulluğa mânia teşkil etmeyen bir teşkilatlanmamız vardı. Bize baştan beri hilâl ile salibin tenakuz halinde bulunduğu ifade edilmemiş olsaydı Türk topraklarında reayanın itaatine müstahak, mü’minlerin desteğine lâyık bir devleti şekillendirecek güç de doğmazdı. Artemis’in yayının hilâlin kökeninde yer aldığına dair malumat sebebiyle karmaşaya kapılmak hamlıktır. Kemali iki asır alan ve sonu Türk milletinin gıpta edilecek bir düzene bekçilik etmesine varan Müslümanlaşmamız ham bir insan topluluğunun gelişerek bir noktaya varması demek değildi.


Türk bayrağının rengi kızıldır. İnkılâplar kızıl ibaresinin hararetten kızan şey anlamında Kur’an menşeli bir anlatım olduğuna dair malumattan bizi mahrum bıraktı. Başımız hem ağrılı, hem sarılı. Sarıklı değil. Türklere husumetle irtifa kaydettiği zannıyla büyütülen Batı Medeniyeti’nin bunalımlı zamanlarından birinde komünistlerin kızıl bayrağıyla karıştırılmasın diye Türk bayrağına Albayrak denilmiştir. Bayraklarında şereflerini müşahhas hale sokan Türkler kızıllığı kenetlenmişliklerinin beyanı sayar. Yazımız elimizden alındığı için biz bugün “insan kalabalığı” ibaresini aslına uygun olarak “insan galebeliği” şeklinde yazamıyoruz. Kızıllık Müslüman galebeliğidir. Kızılın Türk dilinde ne mânâ ifade ettiği “kızılca kıyamet” tabirinden kolayca anlaşılır. Türk bayrağındaki kızıllık ümmet-i Muhammet’in kesafetinin nişanesidir. Ümmet-i Muhammet topluca namaza durduğunda ilk safta kâfirle çatışmayı göze alanlar bulunacaktır. 

Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen Alsancak / Bandiera rossa trionferà.

İsmet Özel
(İstiklâl Marşı Derneği, 25 Kasım 2016)

1 Aralık 2016 Perşembe

Kim hakikati ihtar edecek?


Modern siyaset düşüncesinde siyasal muhalefeti kültürümüze yabancı bulanlar kendi kültürlerinin gereklerine ne kadar tahammül edebiliyor? Toplumsal çürüme, yozlaşma karşısında ses çıkarmayı modern anlamda anarşizmle itham etmeyi işlevsel bulanlar karşısında ıslah ediciler emr-i bil maruf yapanlar baş tacı mı ediliyor?

Siyasal muhalefeti yıkıcılık, değerlere karşı tahripkarlıkla suçlayanlar kötülükten nehyetme niyetinde olanlara hangi gözle bakıyor?

Şu hususu unutmayalım, yöneticilerin, önderlerin, toplumsal sorumluluk sahiplerinin de ahiret gününün olduğunu, onların da her insan, her Müslüman gibi hesaba çekileceklerini, hesaba çekilmeden evvel kardeşlerinin ihtarına, uyarısına, ihtiyaçları olduğunu, güç zehirlenmesinin, gafletin, iyi niyetle yapılan hataların karşısında kim bizi uyaracak?

Kim hakikati ihtar edecek?

Bir şekilde sorumluluk üstlenmiş Müslümanların gerçekten iyiliğini isteyenler, onları korumak adına yanlışlarına göz yumarak, hataları, sapmaları siyaseten görmezden gelerek susanlar bizzat en büyük kötülüğü yaparlar... Eğer çıkarlarının zedeleneceği kaygısıyla, toplumsal veya siyasal konumları adına, uyarıcı sesler kısılır, doğruyu işaret edecek yapılar ortadan kalkarsa hangimizin kendi yanlışlarını görme, düzeltme imkanı olabilir ki?

Bozgunculuk, yıkıcılık ile muhalefetin, hakikati dillendirmenin birbirine karıştığı ortam yaşanıyor. Suskunluğun her şeyi kabullenme, itirazın ters giden bir şeylere işaret etmenin din dahil her tür değere karşı olmakla suçlandığı seküler bir siyaset dili gittikçe koyulaşıyor.

Tedbirsiz, ilkesiz her şeye karşı olmak için karşı olan dille hakikat ve hak adına hakikatli bir dille itiraz karıştırılır, yanlışı söylemenin imkanları ortadan kalkarsa her şeyden önce adalet kaybolur. Reel politik adına susanlar en fazla koruduklarını sandıkları sorumlulara en büyük kötülüğü yaparlar; onların da ahireti var çünkü.

Akif Emre
(Yenişafak, 01.12.2016)

29 Kasım 2016 Salı

Gençlik tasavvuftan ne bekliyor, ne arıyor?



Genç Tasavvufçuları Destekleme ve Geliştirme Derneği tarafından 29 Ekim 2016'da gerçekleştirilen konferansta, araştırmacı-gazeteci Mikail Türker Bal Beyefendi konuştular. Oldukça önemli bir konuya haiz olduğundan burada paylaşmayı görev biliyoruz. Hayırlara vesile olması temennisiyle...


Kriz dönemlerinde tarafsızlık yalana çok benzeyebilir


Kişi, kendisini başkalarına anlatma, onlarla bağlantı kurma, acı olayları duyurma ve sevincini paylaşma gereksiniminden yazar.

Kişi, kendi yalnızlığına ve başkalarınınkine karşı yazar. Yazının bilgi aktardığı ve okurunun dili ve tutumu üzerinde etkile olduğu, kendimizi daha iyi tanımamıza ve birlikte kurtuluşumuza yardım edeceği inancındadır. Ne var ki başkaları kavramı çok belirsizdir: insanın rengini belli etmesi gereken kriz dönemlerinde tarafsızlık yalana çok benzeyebilir.

Gerçekte insan mutluluklarını ve felaketlerini yüreğinde duyduğu tüm kişiler için yetersiz beslenenler, kenar mahalle sakinleri, gerillalar, bu dünyanın tüm ezilenleri için yazmakta, bunların çoğu ise okuma bilmemektedir. Ve okuyabilen az sayıdaki kişiden kaçının kitap alacak parası vardır?

Eduardo Galeano
(Söz Mezbahası, Belge Yayınları)

Küresel bir ergenlik çağındayız


Muhafazakar iktidarların bütün dünyadaki dilemması budur: Eğitimin ve kültürün giderek daha da liberal bir biçim kazanması, onların, bu iki başlığa olan hakimiyetlerini kısıtlar. Muhafazakar eğitim tasarımlarını besleyecek, destekleyecek ve geliştirecek bir sokak kültürü yoktur, bir televizyon ekranı namevcuttur, bir edebiyat havzası bulunmamaktadır. Muhtevaya, kitaplara, müfredata yapılan yamalar bir süre sonra sağından solundan patlar. Sonunda da bir türlü o beklenen insan tipi yetişmez.

Eğitim meselesini kültür politikasından, kültürü de piyasadan ayırmanın imkanı yok. Piyasa size hangi kültürü nasıl tüketeceğinize dair alışkanlıklar kazandırır ve aslında eğitim de bunu standart ve genel geçer hale getirir.

Peki, piyasa kimin yönetimindedir? Piyasa, bütün dünyada, bazı bayağı değerler üreten, bu değerlerle insani özü bulandıran, karartan bir aklın elindedir. Piyasayı, bu aklın yaptığı televizyon, bu aklın ürettiği moda, bu aklın geliştirdiği medya biçimlendiriyor. Kullanılan cazip dilse, içeriğin çürümüşlüğünü gizlemeye yetiyor.

Piyasa, nefste kökleşen bir teklif sunuyor. Dünyanın ebediymiş gibi algılanmasına hizmet eden bir üretim bandını habire döndürüyor. Çünkü dünyanın fani olduğu bir kere hatırlanırsa, bir kez bu temel insani gerçek ruhta yankısını bulursa, bütün üretimin hızının yavaşlayacağına ve bandın artık dönmeyeceğine dair bir kanaati en başta onlar taşıyor.

Bir şey hoşumuza gidince, onu eğlenceli ve keyifli olarak adlandırıyoruz artık ama eğlencenin ve keyfin gündelik dildeki kutsanması da bu bakışın sonucu. Bütünüyle cari eğlence, bütünüyle mevcut keyif arayışı, bütünüyle ölüm ciddiyetinden uzak bağımlılıklar ve alışkanlıklar, dünyanın ebedi olarak algılatılmasından besleniyor. Küresel bir ergenlik çağındayız adeta.

Ahmet Murat
(Gerçek Hayat, 28.11.2016)

28 Kasım 2016 Pazartesi

Bugün Müslümanlar olarak sorumluyuz, suçluyuz



Gelenekçilik, statükoculuk ve muhafazakârlık, düşünmemize, yeni yanıtlar, yeni çerçeveler üretmemize izin vermediği için, toplumlarımızda zihinsel atalet-hareketsizlik-tıkanma sıradanlaşıyor, normalleşiyor. Sözünü ettiğimiz sıradanlık ve tembellik, bugünün dünyasında mümkün olabilecek pek çok şeyi yapmamıza izin vermiyor. Bugün Müslümanlar olarak, mümkün olanı ve olabilecekleri yapmadığımız için sorumluyuz, suçluyuz. Romantik bir kibirle malûl bulunduğumuz için, sık sık zihinsel bir körleşme ile karşı karşıya geliyoruz.

Hayatın ve tarihin içerisinde bugün karşı karşıya bulunduğumuz yozlaşmalar, çözülmeler, parçalanmalar ve yıkımları gereği gibi algılıyor olsaydık, çok daha sorumlu, çok daha dikkatli, çok daha ölçülü hayatlar yaşıyor olacaktık.

Fransız devriminin ürettiği kavram ve kurumları evrensel kavram ve kurumlar olarak değerlendirmeye devam eden, 1789 terminolojisiyle İslami anlamda hiç bir zaman hesaplaşmayan, bu terminolojiye bağımlılığını sürdüren düşünce / kültür / entelektüel / ilahiyat dünyamızın, 15 Temmuz direnişiyle ilgili değerlendirmeler yaparken de ölçüsüz bir romantizme kapılarak direnişi Türkiye'nin özneleşmesi olarak tanımlaması, kendimizi gerçeğin sadece bir kısmına kapattığımızı, tamamını göremediğimizi gösterir.

Düşünce ve kültür hayatımız, aydınlarımız, yazarlarımız, hakim olan resmi yorumların otoritesi doğrultusunda konum belirliyor. Anlamlara, ilkelere dayalı bir hayat sürdürmek yerine, ulus-devlet çıkarlarına göre bir hayat sürdürmemiz isteniyor. Hangi toplumda olursa olsun, bir topluma konjonktürel kısıtlamaların, sınırlandırmaların, konumlandırmaların dayatılması ile, toplumun kendisine dayatılan kısıtlamaları gönüllü olarak kabul etmesi, bu dayatmayı sorun haline getirmeden itaat etmesi, anlayışla karşılaması çok farklı şeylerdir. Çoğu kez, farklı bir seçenek üretemediğimizde, koşullara katlanmaya devam ederiz. Gelenekçi / görenekçi toplumlarda, yukarıdan dayatılan bir bilinçle, çelişkili bir bilinçle, içselleştirilmiş yanılsamalarla, hipnotize edilmiş bir dille, tekelci yaklaşımlarla, kişiselleştirilmiş iktidar biçimleriyle sürekli bir rıza mühendisliği yapılabiliyor. Geleneğin otoritesinin belirleyici olduğu toplumlarımızda, bu otorite aracılığıyla bütün koşullar için her tür rıza sağlanabiliyor.

Bugün, sözünü ettiğimiz karşıtlıklar, çelişkiler, bencillikler, kültürsüzlükler, köylülükler, hayatı hepimiz için dayanılmaz hale getiriyor. Geçip gitmiş sorunlar üzerinde, bıkıp usanmadan ucuz spekülasyonlar yapmaya devam ettiğimiz için, yeni şimdiki zamanlarla ilgilenmiyor, daha doğrusu bu zamanlarla nasıl ilgileneceğimizi bilmiyor, bu nedenle de bu zamanları etkileyebilecek bir kültür üretemiyoruz.

Geleneksel toplumsal / siyasal kültürün, İslami anlamda eleştiri süzgecinden geçirilememesi durumunda, tarihsel sorumluluklar almamız, tarihsel bir varoluşu ve bilinci temsil etmemiz mümkün olmayacak.

Atasoy Müftüoğlu
(Yenişafak, 28.11.2016)

Bizi bekleyen ödül mü helak olmak mı?


Biraz akıl biraz da kalp varsa şöyle bir soru sorulabilir: Yaptıklarımız karşılığında bizi bekleyen ödüllendirilmek mi yoksa helak olmak mı?

Silueti bozan(!) Ayasofya


Yeni Türkiye, Yeni İstanbul. Ayasofya, yeni silueti nasıl da bozuyor...

Silueti bozan(!) Ayasofya


Yeni Türkiye, Yeni İstanbul. Ayasofya, yeni silueti nasıl da bozuyor...

Kapitalist düzen ilmi metalaştırdı, ilim adamını aç gözlü bir tüccara çevirdi


Eskinin erdemli bir ilim adamı tipi vardı. Kapitalist düzen ilmi de metalaştırdı, ilim adamını aç gözlü bir tüccara çevirdi. Çoluk çocuğun ikbali için onu agorada tezgâh açmak zorunda bıraktı. Ruhlarını ‘beyin iğfal şebekeleri’ reklamevlerine rehin bırakmamış şairler yola devam ediyorlar. Arada bir kalpazanlar sokuluyor yanlarına, bir süre onlarla birlikte uçuyor, neden sonra geri düşüyorlar, dünyanın manyetizması kalp adamlarına işlemese de kalp adamları emiyor. (...)

Rindâne bir hayatın izini süren, yalnız şâirler kaldı. Şâirler ve hakikî ilim ve düşünce adamları... Onlar bu dünyanın tozuna dumanına safdil bir umutla ayak diriyorlar. "Bir köhne kitap bir sarı kandil neme yetmez?" diyen şâirenin peşi sıra giden ankâ kuşları... Dünyanın burgacına kapılmayanların, şâirlerin, söz ve yazı ahâlisinin oturup konuşabilecekleri bir zaman hep var. Onlar başkasının toplamak ve biriktirmekle elde ettiği saâdeti yârenlikte, dostlukta, hemhâl oluşta zâten bulmuşlar. Yorulmaya, gölgeliğe ok atmaya ne hâcet! Ben insanlara en az 'eyvallah eden' kişilerin, erdem sahiplerinin, iktidarın albenisine râm olmayanların hâsılı kelam 'bu çağın soyluları'nın hayatta güzel söz söylemekten başka meziyetleri olmayan insanlar arasından çıktığını sanıyorum. Rindler, dervişler, şâirler, hikâyeciler, kâinatı kuşatan İlâhi Nağme'yi terennüm edenler, âlimler, sanatkârlar, Mecnunlar... Hayatı güç toplama yarışına çevirmeyenler. Ağır ve düşünceli yürüyenler. Yalnız Allah'ın önünde eğilenler. Bir gülü koklamasını bilenler. 

Ne mutlu onlara...

Kemal Sayar
(Kendine İyi Bak, Kapı Yayınları)

Ev geleneğimizde balkon yerine "Kafesli Cumba" vardır


Cumbalı, elibelindeli eski bir Türk Evi. Bizim ev geleneğimizde balkon yerine "Kafesli Cumba" vardır.

(Süleyman Berk Kartpostal Koleksiyonu)

Kronik Kitap 4 eserle yayıncılık hayatına başladı


facebook.com/kronikkitap

twitter.com/KronikKitap

instagram.com/kronikkitap

25 Kasım 2016 Cuma

Dik duruyoruz; omurgamız var


Ahmet Haşim şiirin “ufuklarda yüzen nazenin bir balon” ibaresine hapsedilmesini kusur ittihaz edenlerce kınandı. Giderek Haşim’e cevap “ufuklarda yüzen al sancak” ibaresiyle verilmiş oldu. İslâm dairesinde isek agâh olacağız. Böylesi münasebetleri kör tesadüfler sanma hatasına düşmek Türk’e yakışmaz. Türk’e insanın dünya hayatındaki yerini olduğu kadar, bu yer ile şiir arasındaki münasebeti ayan ve beyan etmek yaraşır. Zira Türk varlığı bu varlığın fark edilmesine fırsat veren günlerden itibaren varoluşun izahıyla bütünleşmiş, Türk vatanını şekle Türkçenin tebcili sokmuştur. Biz Türklerin dik durmasının, durabilmesinin sebebi, gerekçesi dinimizin hediyesi dilimiz vasıtasıyla tarihte iki kez vatanlaştırdığımız topraklardır. Dik duruyoruz; omurgamız var.

İnsanın şerefi ile omurgası arasında ne münasebet bulunduğu meraka değer. Neye denir omurga? Ne işe yarar? Bir fert, bir şahıs olarak bizzat size omurgalı denilmesi için bir sebep var mı? Hangi sebep var? Bilim dilinde tabir olarak rastladığımız “omurgasız hayvanlar” tasnifte bir yeri işaret ediyor. Dile kulak verdiysek ve dile getirilen insanın omurgasızlığı olduysa, bilinsin ki, bununla tasvirine yeltenilen ahlâk sefaletinden başka bir şey değildir. Hangi insana omurgasızlık yakıştırıldıysa o kimse toplum hayatındaki pespayeliğin delillerinden biri yerine geçer. Öyleyse nedir omurgalı insan? Tarih içinde insanların omurgaları emanet ehli oluşları sebebiyle taayyün etmiş, muayyeniyet kazanmıştır. Omurgası olan metbudur; taabi değil. İnsanların bellerini dik tutabilmeleri kendilerine bir şey emanet edilebilecek karakteri kesp etmeleri şartına bağlıdır. Kim ki, dile kulak vermekten geri durdu, onun şaşkınlığa düşmesine engel olunamaz. Türk dili çerçevesinde CHP Türk milletini devletten, MHP Türk milletini milletten, AKP Türk milletini dinden etti denildiğinde omurgasızlığın neye mal olduğu anlatılmaktadır.

İsmet Özel
(İstiklâl Marşı Derneği, 25 Kasım 2016)

Toprak, nesil ve istikbâl tehlikededir


Bir ailenin bahçeli müstakil evi olsa, çocuklar güven içinde bahçede oynayabilse, evin hanımı gönül rahatlığıyla komşularını ağırlayabilse, bahçede çiçek yetiştirebilse, evin erkeği birkaç evcil hayvan besleyebilse, bir ağaç gölgesinde dostlarıyla sohbet edebilse… niçin ikinci bir (yazlık) ev almak istesin? Zîra ev hem satın alırken pahallı hem kullanırken masraflı bir ürün; aidat, güvenlik, vergiler, bakım-onarım gibi masraflar da cabası…

Amerika ve Avrupa'da ailelerin büyük bir çoğunluğu bahçeli müstakil evlerde yaşadıkları için ayrıca ikinci bir yazlık evleri yoktur ve buna ihtiyaç da duymazlar.

...

Marmara ve Karadeniz Bölgeleri'ndeki evleri de dâhil ettiğimizde yazlık ev sayısı tahminen 6 milyonlara kadar çıkmaktadır. Türkiye'de hane sayısı 21 milyon olduğuna göre demek ki her 3-4 aileden 1'inin yazlık evi var, üstelik bu sayıya büyük şehirlere göç edenlerin köy ve kasabalarında geride bıraktığı evler de dâhil değil.

1 evin maliyeti 100 bin lira, 6 milyon yazlık evin maliyeti 6.000.000 x 100.000 = 600 trilyon lira eder ki bu rakam Türkiye'nin dış borcunu aşmaktadır. 

Para/emek/vakit ve özkaynaklarımızı hebâ ediyoruz, farkında değiliz…

...

Yazlık evler Türkiye'nin en verimli ziraat arazileri üzerine inşa edilmektedir. Marmara Bölgesi'nde zeytin, Ege Bölgesi'nde üzüm, incir, zeytin, Akdeniz Bölgesi'nde portakal, mandalina, limon, Karadeniz bölgesinde ise fındık ve çay bahçelerine yapılan yazlıklar zirâi arazilerin yok olmasına neden olmaktadır. Şimdi 1 cm kalınlıkta toprağın 3-12 bin yılda oluştuğunu düşündüğümüzde aslında sadece toprağı değil hayatın kendisini de kaybetmiş oluyoruz.

Diğer taraftan yazlık beton binalar ve asfalt yollar geniş alanlara yayılarak toprak/iklim/nem dengesi değiştirmekte, yöreye has (endemik) meyve-sebze-çiçek türlerinin cinsi/nesli tükenmektedir. Meselâ Bergama'ya has küçük taneli tatlı üzüm cinsi son yirmi senede nesli tükenen türlerden sadece bir tanesidir.

Toprak, nesil ve istikbâl tehlikededir…

Semih Akşeker
(Yenisöz, 24.11.2016)

Tanrıya hizmet edeyim diye yoksul kaldım


En son, ustalara gittim: çünkü kendimin bir şey bilmediğimin farkında olduğum gibi, onların da hem çok, hem iyi şeyler bildiklerine emindim. Bu sefer aldanmamışım; onlar benim bilmediğim birçok şeyleri gerçekten biliyorlardı ve bunda hiç şüphesiz benden daha bilgin idiler. Ama Atinalılar, gördüm ki iyi ustalarda da şairlerdeki kusur var; kendi işlerinin eri oldukları için en yüksek şeylerden de anladıklarını sanıyorlar, böyle sandıkları için de asıl bilgileri gölgede kalıyordu, o kadar ki Tanrının sözüne geldim, onlar gibi bilgin, onlar gibi de bilgisiz olmaktansa, bilgilerini de, bilgisizliklerini de edinmeyip olduğum gibi kalmak daha iyi değil mi? diye düşündüm; gerek kendime, gerek Tanrı sözüne cevap vererek, benim için olduğum gibi kalmak daha iyi, dedim.

Atinalılar, bütün bu araştırmalarım birçok düşmanlar, hem de en kötü, en tehlikeli soyundan düşmanlar edinmeme sebep oldu; birçok iftiralara yol açtı; adım bilge diye çıktı, çünkü beni dinleyenler, başkalarında bulunmadığını gösterdiğim bilginin bende bulunduğunu sandılar. Asıl bilen, Atina yargıçları, belki yalnız Tanrıdır; o sözü ile de insan bilgisinin büyük bir şey olmadığını, hatta hiçbir şey olmadığını göstermek istemiştir; Sokrates demiş olması ancak bir söz gelişidir; “Ey insanlar! Aranızda en bilgesi, Sokrates gibi bilgeliğinin gerçekte bir hiç olduğunu bilendir” demek istemiş. İşte böylece Tanrının sözünü düşünerek yer yer dolaşıyor, yurttaş olsun, yabancı olsun, bilge sandığım kimi bulursam konuşup soruyorum; bilge olmadıklarını anlayınca da, Tanrı sözüne hak vererek bilge olmadıklarını kendilerine gösteriyorum. Bu iş bütün vaktimi alıyor, bu yüzden devlet işleriyle de, kendi işlerimle de iyice uğraşacak vakit bulamıyorum; o kadar ki, Tanrıya hizmet edeyim diye yoksul kaldım.

Sokrates’in savunmasından bir bölüm.