24 Ağustos 2016 Çarşamba

İnsanın ifadesi olarak dil


İnsan ile hayvan, nutukla ayrılır; insan, “hayvan-ı nâtık”, hayvan dediğimiz canlı türü ise “hayvan-ı gayr-i nâtık” diye tarif edilir. Fârâbî gibi Müslüman filozoflarda gördüğümüz üzere nutuk, nutk-ı dâhilî/ nutk-ı hâricî olarak ayrılır. Bu ayırıma göre “düşünme” denen şey, aslında nutk-ı dâhilî=içsel konuşma, “konuşma” denen şey ise nutk-ı hâricî=dışsal konuşmadır. Hayvan-ı nâtık olarak insanın tekâmülü, kemiyet ve keyfiyet bakımından dilinin tekâmülü, kelime hazinesinin artmasına bağlı olarak kelimeler ve cümleleri daha iyi kullanabildiği beyân kabiliyetinin gelişmesi demektir.
...
Türkçe ile birlikte Türk milletinin de uçurumun kenarına geldiğini söylemek, kıyamet tellallığı değildir.
...
Cumhuriyet devrinde öztürkçecilik çılgınlığıyla Türk dilinin bütün zenginliği yok edilmiş, “özleştirme” adı altındaki ihanetle dilimiz adeta bir kabile diline indirgenmiştir. Bunun sonucunda dilimizin hem genel, hem özel iletişim kapasitesi iyice daralmış, insanlar tarafından duygu ve düşünceleri ifade kadar sosyal bilimciler tarafından olguları tarif ve ifade, kavramsallaştırma imkânı da azalmıştır. Arapça’da ve önceden Türkçe’de kullanılan “düşünme”nin nüanslarını yansıtan “tefekkür, tasavvur, teemmül, tedebbür, tezekkür, taakkul, tefakkuh, muhâkeme, murakabe, mütalaa, itibar, nazar, istibsar” gibi kelimelerin her birinin İngilizce ve başka Batılı dillerde tam karşılığı vardır. Öztürkçecilik saplantısıyla bunları Türkçe’den attığınızda bu kadar nüansı nasıl karşılayacaksınız? Hepsini “düşünmek” ile karşılamak, insanı sibernetik uyarınca bir makineye indirgemek değil midir?
...
Kâinatta yeşilin tonları gibi insanın duygu ve düşüncelerinin de birçok tonu vardır. Mesela insanın üzüntülü duygu durumları, “hüzün, üzüntü, gam, keder, efkâr, gussa, renc, inkisar, sıkıntı, melâl, hicrân, teessür, mihnet, çile, cefa, ızdırap, elem, dert, gaile, kaygı, endişe, tasa, enduh, kahır, kâbus, hafakan, kasvet, vehim, buhran, yeis” gibi kelimelerle anlatılan, estetikten patolojiğe, yaratıcıdan yıkıcıya uzanan bir tayfa benzer. Bütün bunlara stres veya üzüntü dediğimizde kendimizi tam olarak nasıl anlatacağız? Biz Arapça ve İslâmî tazammunlarından kurtulmak için dilimizin ve düşüncemizin kısırlaşmasına razıyız” diyerek dinle birlikte dili de feda etmek, millete ihanet değil midir?
...
Öztürkçecilik ihanetiyle dilimiz, kelimeler gibi ıstılahlar yönünden de oldukça fakirleşmiştir. Mesela “cemiyet”, İngilizce “society” kelimesinin birbiriyle bağlantılı “dernek ve toplum” şeklindeki çift anlamına tekabül eden bir kelimedir. Hâlbuki bunun yerine “toplum” dendiğinde “society”nin iki anlamından sadece birini ifade eden bir kelime ikame edilmiş, dolayısıyla dilimiz ve Türk sosyal biliminin kavramsallaştırma kapasitesi daraltılmış olmaktadır (Cüceloğlu 1980: 301). Keza öztürkçecilik saplantısıyla “cemaat” yerine “topluluk” dediğinizde de “cemaat”in “câmi” kelimesiyle etimolojik ve semantik bağını koparmış olursunuz. Gerek Batı’da, gerekse Osmanlı’da olduğu gibi cemaatin özü “mahalle halkı”, bu ise “câmi cemaati” demektir. Osmanlı’da mahalle “Aynı mescitte ibadet eden cemaatin aileleriyle birlikte yerleştiği şehir kısmı” olarak tarif edilmiştir. Öyle ki bir mahallede birden fazla câmi bulunduğu takdirde fazla câmilere “mahallesiz” kaydı düşülürdü
...
İnanç esaslarının temellendirilmesi” diyen bilmez mi ki esas zaten temel anlamına geldiğinden ortaya “İnanç temellerinin temellendirilmesi” gibi garip bir cümle çıkmaktadır. Basından “Âkil insanlar heyeti” ifadesini duydukça güleyim mi, ağlayayım mı diye düşünürüm. Arapça kökenli “âkil” kelimesi “yiyen” demektir; burada kasd edilen, “âkıl=akıllı”dır. Daha kendi sıfatını doğru ifade edemeyen bir heyetten ne beklenir? Son yıllarda bir başka ucube, “bilim, iş… adamı” yerine kullanılan “bilim, iş… insanı, kadını” deyimleridir. Burada “Âdem=adam” kelimesi İngilizce’de “man” ve dünyanın başka dillerindeki emsali gibi, hem insan, hem erkek, mutlak olarak kullanıldığında “insan” demektir. Çünkü “ilk insan” Âdem, ilk kadın (Havva) yaratıldıktan sonra “ilk erkek” oldu. Ancak bu nüanstan gafil dil dâhilerimiz (!), “bilim adamı” yerine “bilim, iş… insanı, kadını” deyimlerini tedavüle sokma gereğini duymuşlardır. Bu mantıkla gidilirse, “babama, oğluma, kızıma namaz hocası (!)” gibi “bilim kadını, erkeği, kızı, çocuğu (!)” da demeye başlarız.
...
Ana dili” deyiminin de belirttiği gibi insan, dili annesinden dinleyerek öğrenir. O yüzden ilmin asıl kaynağı okuma değil, dinlemedir. İnsanın ana karnında kalpten sonra ilk yaratılan duyu organının kulak olması bu yüzdendir.
...
Bir yazar, televizyondaki yarışma programlarına çıkanlardan cehalet örneklerini sayıyor. Coğrafya öğretmeni Beyşehir Gölü’nün yerini bilmiyor. Fizik öğretmeni fen bilimlerini sayamıyor, göz doktoru retinadaki hastalığı bilmiyor. Edebiyat fakültesi öğrencisi Kurtuluş Savaşı’nı anlatan romanları tanımıyor. Uluslararası ilişkiler mezunu NATO’yu hangi ülkelerin kurduğundan habersiz. İvedi” gibi günlük hayatta sık kullanılan kelimeleri bile ilk kez duyuyor. Türkiye’de arabesk müziğin önde gelenlerinden bir şarkıcı, “Mozart dinlemiyorum ama, Türkiye’ye gelince konserine mutlaka giderim” diyor (Doğan 2014). Özel bir üniversitenin Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğrencilerinden biri de, katıldığı bir yarışma programında “TBMM başka hangi adla anılır?” sorusuna “Parlamento” şıkkı yerine “Yüce Divan” şıkkıyla cevap vermişti! Bu örneklere göre, Mehmet Âkif Lisesi mezunu bir tıp öğrencisinin Safahât’ın kimin eseri olduğunu, ilahiyat fakültesi mezunu bir öğrencinin İslâm’ın beş şartını bilmemesi, sosyoloji yüksek lisans programı mülakatına giren bir öğrencinin tanınmış Türk sosyoloğu olarak sadece Elif Şafak’ı hatırlaması da doğal.
...
Kadim hikemî anlayışa göre ilmin gayesi, çok bilmek değil, bildiğini iyi bilmektir; ilmin ölçüsü, neyi bilip neyi bilmediğini bilmektir. Bugünse gençler, hatta akademisyenler, hayatî şeyleri, kavramları bilmemek bir tarafa, bildiklerini tam bilmiyorlar. Psikiyatrist arkadaşım Kemal Sayar’ın deyimiyle bu nesle “test ve tosttan” başka bir şey verilmedi. Test, hazm edilmeyen bilginin, tost ise hazm edilmeyen besinin sembolü. Gerçekten liseden yüksek lisans, doktora ve doçentlik jürilerine kadar bütün seviyelerde mülakatlara girdim; özünde hep aynı problem. Adaylara, “Sorulan on sorudan dokuzuna bilmiyorum cevabını verebilirsiniz, ama cevap verdiğiniz bir soruyu bari tam bilerek cevaplandırın” diyorum; maalesef, o beklenen tam doyurucu tek cevap bir türlü gelmiyor. İnsanın gayesi, çok bilmek değil, iyi bilmek ve güzel anlatmaktır demiştik. İyi bilme olmayınca güzel anlatma da olmuyor. Hep yarım yamalak, bölük pörçük, kopuk kopuk cümlelerle verilen cevaplar.
...
Üniversitede meslekî öğretimin altyapısını oluşturan genel kültür, ortaöğrenim tarafından sağlanır. Ortaöğrenimde kazanması gereken genel kültürün bir parçası olarak epistemoloji ve ontoloji kavramlarını öğreneceği bir felsefe kültürü kazanamayan bir öğrencinin üniversitede verimli bir meslekî formasyon kazanması da imkansızdır. Normalde epistemoloji ve ontoloji kavramlarını bilmeyen biri, değil bir uluslararası ilişkiler doçenti, mühendis bile olamaz. Bugünse öğrenciler, lise mezunu değil, dershane mezunu, dolayısıyla asgarî bir genel kültürden mahrum olarak üniversiteye geldikleri için verimli bir meslekî formasyon da kazanamıyorlar. Günümüzde üniversitelerimiz, sadece gençlere teselli sağlayacak diploma dağıtarak sosyal patlamayı önleyen kurumlar olarak işliyor maalesef.
...
Bilgi olmayınca da düşünce ve insan olmaz dedik. İngilizce’de nonsense denen saçmalık, nutkun dâhilî ve hâricî boyutlarının irtibatını gösterir şekilde, hem konuşma, hem düşünce bozukluğu demektir. Maalesef öğrencilerde birbirine bağlı dil ve düşünce bozukluğu giderek artıyor. Bir özel üniversitede ders verdiğim sırada bir gazetede makalem çıkmıştı. Gazete, makalenin konusuna uygun bir çizgi kullanmıştı. Gazeteyle yanıma gelen bir öğrenci, makalemi göstererek “Hocam, makalenin içindeki karikatürü de siz mi yaptınız?” diye sorunca önce şaka yaptığını sandım, fakat daha sonra ciddi sorduğunu anlayınca durumun vahametini fark ettim.

Bedri Gencer
(Reyhan, 2015/4, Sayı: 40)

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Cemaat İslam toplumunda hele Türk toplumunda kabul görecek bir kurum değildir

Yenikapı Mevlevîhanesi
Tarikatlar, Türk tarihinin İslami devirdeki en temel kurumudur. Hiç şüphesiz ki Abdülkadir Geylani gibi, Nakşibendi gibi, Celâleddîn-i Rûmî’nin oğlu Sultan Veled gibi, hatta Kuzey Afrikalı Şeyh Ahmed-i Ticânî gibi İslam coğrafyasının dört bir yanından çıkıp Anadolu’ya uzanan tarikatların Selçuklu ve bilhassa Osmanlı Türkiyesi’nde de yeni dalları çıkmıştır. Niyâzî-i Mısrî’den uzanan, daha öncesinde Üsküdarlı Şeyh Mahmud Hüdaî (sabık Bursa Kadısı), daha eskisi Hacı Bayram-ı Veli, Bünyamin Ayaşi gibi din ulularının etrafında oluşan, yaşayan ve zamanla eriyen tarikatlar vardı. Bazı tarikat önderlerinin çıkışı tartışmalıdır.

Mesela tarikatlar tarihimizdeki önemli araştırmalarıyla tanınan ve ‘Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler’ ve ‘Kalenderiler’ kitapları gözden geçirilerek yeniden yayımlanan Ahmet Yaşar Ocak Hoca’nın; Babailer ile Hacı Bektaş-ı Veli üzerindeki görüşleri bu ilginç tartışmalardandır.

...

Tarikatlar, Osmanlı devrinde hem herkesin hürmet ettiği, hatta bunların içinde Mevlevilik gibileri sadece padişahların ya da ayan çocuklarının, seçkin kimselerin bazen dergâha pek fazla uğramadan intisab ettikleri yapılardır. Unutmayalım, İstanbul hayatının ilginç simalarından, Düyun-u Umumiye’de hukuk başmüşavirliği görevini götüren Polonya asıllı Kont Ostrorog’a da çocukken Mevlevi sikkesi giydirildi.

Merhum Serhan Tayşi’nin neşrettiği mecmuada (‘Mecmua-i Tekaya’) o tarihte nüfusu 700 bin olan İstanbul’un bilinen 330 küsur dergâhla adeta kültürel, içtimai ve inanç hayatının yönlendirildiği görülmektedir.

Bununla beraber zamanla tarikatların görevini yitirdiği, mensuplarını sürükleyemedikleri de bir gerçektir. Halen tartışılan sorun, dergâhlar kapatılınca ne oldu? Bunlar zaten bitmiş miydi, bitirilebildi mi?

Asri hayattaki mistisizme ve ferdin tecridine (meditasyonuna) ayak uyduramayan kuruluşların bir aşınıma uğrayacağı tabiidir. Yeryüzünde sırf İslamiyet değil Hıristiyanlığın ve günümüz Yahudiliğinin de cemaatlerle ve tarikatlarla dolu olduğu aşikârdır.

Cemaatler İslam dünyasında temelde son asırlarda ortaya çıkmıştır.

Cemaat İslam toplumunda hele Türk toplumunda kabul görecek bir kurum değildir. Selçukiler devrinde Karmatîler vardı. Bu sosyalizme ve hatta Zerdüştlüğe meyyal cemaati Nizâmülmülk feci halde tedib etti. Osmanlı tarihinde Kadızadelileri siyasete karıştıkları için bilhassa 17’nci asırda Köprülü Mehmed Paşa şiddetle cezalandırdı.

Siyasete bulaşması kaçınılmaz olan bu gibi kitlelerin gelişimine hoşgörüyle yaklaşılmamıştır. Hatta 19-20’nci yüzyıl dönemecinde ortaya çıkanların durumuna bakarsak İslam dünyasının bugünkü başlıca problemlerinden birinin cemaatler olduğunu söylemek haksız sayılmaz.

İlber Ortaylı
(Hürriyet, 22.08.2016)

Borç Para sistemi


Borç Para sisteminin açmazı şu. Para borç olarak üretildiği için borç varsa para da var. Eğer tüm borçları ödemeye kalksanız ortada tek kuruş para kalmaz bu da ekonominin durmasıdır. Yani ekonomiyi sürdürmek istiyorsanız sürekli borç alacaksınız. Ekonominin devam etmesi için sürekli üreteceksiniz ve tabi bu aynı zamanda tüketmeniz demektir. Tüketmenizin teminatı planlı = kasıtlı eskitme, paranın hızına yetişmenin teminatı ise seri üretimdir. Üretimi sadece belli bir azınlık tarafından gerçekleştirmenin teminatı ise seri üretimdir. Kapitalizm bir dünyayı yok etme düzenidir. Yok olmanın hızını da borcun içerisindeki bileşik faiz oranı belirler. 

Allah tüm pisliği ve rezilliği akletmeyenlere verir.

Gültekin Çetiner
twitter.com/drcetiner

Yeni zamanların insanı


Modernliğin insanın varoluş hikmetini kavramak gibi bir derdi yok, hiçbir zaman da olmadı. Bu, modernliği kabul edilemez kılan en temel sebep...

İnsanı salt sosyal alanın bir parçası, ekonomik döngünün basit bir unsuru gibi gören yeni dünya, insanın kendi varlık hikmetini aramaya yönelebileceği her türlü tenhalık ihtimalinin üstünü çizmiş, kendiyle konuşan insanı en başta mahkum etmiştir.

Bu yeni dünyada insan, sosyal düzenin bir işçisi, üretim çarkının bir dişlisi ve tüketim ateşinin odunu olmakla yükümlüdür. Ruhsal ihtiyaçların sebep olduğu her türlü arayış modern süreçleri aksatabileceği için hiçbir şekilde kabul edilemez, göze alınamaz. Çünkü insanın içine yönelişi, modernliği var eden madde dininin temelini kökünden sarsabilecek duyguları açığa çıkarabilir. Yeni zamanların insanı, kendi başına düşünebilen, kendince hissedebilen bir yapıya asla sahip olmamalıdır. O, kendi yalnızlığından korkan, huzuru ancak sürüsünden ayrılmamakla elde edebileceğine inanan insandır. Çözülmesi gereken bilmeceleri sadece kitlesel döngünün içinden seçen insandır. Kendi gizlerine bakmayan, bakamayan, iç dünyasının sırlarına kapalı insandır.

Gökhan Özcan
(Yenişafak, 22.08.2016)

Aklı olsaydı parası olurdu


Bizler modern kültür içinde insanların ahmak olup olmadıklarının ölçüsünü zeka testlerinde buluyoruz. İnsanların teknoloji-yoğun bir hayatın işlerini yürütebilecek zeka seviyesinde olmaları bekleniyor ve yeterli sayılıyor. Hayatımızı zindan eden karmaşık aletlerin içinde çaresiz kalmadıysanız ahmak değilsiniz. Hele işleyen mekanizmanın kazanç getiren yollarını keşfedebilme becerisi gösterebiliyorsanız ahmaklıktan epeyi uzaklaşmış sayılıyorsunuz. İşte bu sebebe dayanılarak modern kültür içinde ahmak adamın yoksul adam anlamına geldiği söylenebiliyor. Modern görüşlü insanlar diyor ki aklı olsaydı parası olurdu.

İsmet Özel, Tavşanın Randevusu

Devlet ve Hikmet


Devlet, kendini hikmete açarak adaleti ikame eder.

Nitekim Selahaddin Eyyubî'nin oğlu Melik Zahir hakkında anlatılan bir anekdot hikmet-siyaset ilişkisi bakımından aydınlatıcı işleve sahiptir. Olay H. 613'te Halep'te geçer: Birisi aleyhinde yalan söyleyen ve sonra yalanını itiraf eden bir kadın getirildi. Melik, Kadı İbn Şeddad'a “Bu kadına ne ceza gerekir?” diye sordu. Kadı, “Te'dip gerekir” dedi. Melik dedi ki: “İslâm (fıkhı) gereği kamçı ile vurulsun ve siyaseten de dili kesilsin.” Kadı İbn Şeddad O'na dedi ki: “İslâm (fıkhı), kâmil siyasettir; onun ötesine geçen bir uygulama kadına zulmetmektir.” Melik Zahir, başını eğip düşündü; sonra kadın te'dip edildi, dili de kesilmekten kurtuldu” (Asım Cüneyd Köksal, Fıkıh ve Siyaset, Klasik Yayınları, 2016: 64-65). Görüleceği üzere siyaset, İslâmî fıkıhla tamamen uyum içinde olmalıdır, şahsi bir garaza yol vermemelidir. Ceza, suçun büyüklüğüne denk olmalıdır.

Melik Zahir ile Kadı İbn Şeddad arasındaki nazar farkı yasa/hukuk ile adalet-hikmet arasındaki mesafeden kaynaklanmaktadır. Zalime, mücrime hak ettiği cezayı vermek adalettir.

Böylece “yasa” ile “ahlâk” arasında, hikmet'e doğru “yükselen” bir “araf-aralık” oluştuğunu söyleyebilecek duruma gelmiş olduk.

Yasa'nın şiddetini doğal hukuka mutabık yaşayarak (ahlâkla) dengeleyen millet, bir hikmetle yaşamaktadırlar. Hikmetle yaşamak asalettir.Kant'a göre insanın saygınlığı, spontan bağımsızlığında değil, ahlâka boyun eğmesinde [sujetion] yatar”(Nancy). Sabrın sonu selamettir.

Devletsiz bir dünya, dünyanın hiçbir yerinde inşa edilememektedir. Bir millet olamayan toplumlar devlet de kuramazlar. Devlet, milletten doğmaktadır. Devlet, milletin ahlâk, adalet, fazilet değerleriyle ölçülür.

Devlet otoriteli iradedir. Hz. Süleyman (as), otoriteyi temsil ediyordu. Bastonuna dayanmış halde ve sükûtla devlet yönetiyordu. Fakat bu otoritenin hikmetle barışık olduğunu kıssadan anlıyoruz. Hz. Süleyman (as) için “mesuliyet dağıtıcısı hikmetli otorite”; devleti için “otoriteli azamet” diyebiliriz. Hz. Süleyman'a otorite ile birlikte hikmet de verilmişti: “Biz bunu (hükmü) Süleyman'a kavrattık, her birine hüküm ve ilim verdik” (21 Enbiya 79). Hz. Süleyman (as) bastonuna dayanmışken vefat etti, öldüğünü kimse anlamadı. Bunu baston kırılınca anladılar. O'nun ölüm zamanından bastonun kırılışına kadar devleti kim yönetti? Mesuliyet.

Millet, hikmetle seferber edilmiş mesuliyettir. Hâkimiyetin mesuliyetle yaşatıldığı her yerde “hikmetli millet” ve “adalet devleti” vardır.

Lütfi Bergen
(Yenisöz, 22.08.2016)

Ahlak ve adalet


Ahlak ve adalet her türlü siyasi anlayıştan üstündür. Şahsiyetli bir politika gücünü dinden almaz, yalnızca ahlaktan ve adaletten alır. Salt dini söylemle politika yapmak ne kadar boşsa, içini ahlakla ve adaletle dolduramayınca da önce dine sonra ülkeye ciddi zarar verilir. Lütfi Bergen'den: "Ahlakla gel, çünkü yalnız ekmekle yaşanmaz. Ekmeği küflenmiş, çöpe atılmış bir toplumun önce ahlaka ihtiyacı vardır."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

19 Ağustos 2016 Cuma

Ali’yi Gördüm



Her şeyi bilirler. Ayet, hadis, sünnet, fıkıh, tefsir, tekfir, helal, haram, kalpler, gönüller ve daha neler neler... Sadece onlar bilirler. Her konunun hakimi ve müntesibi onlar. Çirkinliklerini hakikatin güzelliklerine bulaştırdılar. Sahte dilleriyle kadim irfanı hiçe saydılar. Velîlerin, âriflerin, erenlerin himmetini hor gördüler. Sazı sözü yıkıp geçtiler. Muhabbeti öldürdüler. Ruhları buluşturan yolları biçtiler. Dinlemediler Kul Himmet'i. Ya Muhammed, Ali. Cumalar aşk ola.

"Yezide kılıcın vuran
Ben Dedem Ali'yi gördüm"

18 Ağustos 2016 Perşembe

Tarikatlar ve siyaset

Yenikapı Mevlevihanesi, Adolphe Saum, 1865-1870
Bazı tarikatların siyasetle 19. yüzyılda daha fazla ilgilenmeye başladıklarını biliyoruz. Mesela Itrî, Şeyh Galib ve Dede Efendi gibi büyük sanatkârların yetiştiği feyizli bir ocak olan Yenikapı Mevlevihanesi, Osman Selahaddin Dede’nin meşihatinde Sultan Abdülaziz muhaliflerinin toplandıkları merkezlerden biri hâline gelmiş, hatta Abdülaziz’in hal’inde rol oynadığı iddia edilmiştir. Midhat ve Keçecizade Fuad Paşaların yakın dostları olan Osman Selahaddin Dede, bu yüzden Sultan II. Abdülhamid devrinde sürekli göz hapsindeydi ve Yenikapı Mevlevihanesi’nin faaliyetleri sıkı bir şekilde takip ediliyordu.

Vak’a-i Hayriye’den sonra tamamı kapatılsa da Nakşi kisvesi altında faaliyetlerine devam eden Bektaşi tekkeleri de, Tanzimat’tan sonra, daha liberal bir ortam sunduğu için, Sünniliğin katı kurallarından sıkılan, Avrupa’da alkollü içkilere alışmış serbest düşünüşlü alafranga aydınlara daha cazip gelmeye başlamıştı. Bektaşiliğin Jön Türk hareketine kolayca nüfuz edebilmesi bu niteliğiyle açıklanabilir. II. Abdülhamid’i devirerek daha liberal bir rejim kurulmasına sıcak baktıkları için Jön Türk hareketine destek vermiş, hatta Mason localarıyla ilişki içine girmişlerdi. Talat Paşa, Rıza Tevfik ve Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi’nin hem Bektaşi, hem Mason oldukları biliniyor.

Beşir Ayvazoğlu
(Karar, 18.08.2016)

Semih Akşeker: "Kent; insan için değil, insana göre değil, insanca değil."


Kent daha en başta bir anomali (arıza) olarak doğdu.

Kölelik ve angarya gibi sömürü gıdaları ile büyüdü.

Haksızlık ve zulüm mayası ile yoğruldu.

Kent ve uygarlıkların gerçekte övünülecek bir tarafı yok.

Kentleri uygarlığın zirvesi olarak yüceltenler iktidar sahiplerinden başkası değil.

Her iktidar/kral kendi döneminin değişen şartlarına göre yeni kurumlar, yeni yapılar ihdas ederek kente eklemledi. Bazı krallar tapınakları kale içine taşıdı, bazıları ruhbanlar ile ortak hareket etti, bazıları kamusal binalar ve saraylar yaptırdı, bazıları da stadlar, arenalar, tiyatrolar inşa ettiler…
Kralların yaptığı her yenilik, her atılım, her kurum hem kentleri hem iktidarları tahkim etti…

Günümüzde kent ve iktidar ilişkisine gelince;

İktidarların kentlere ilgisi hiçbir zaman eksilmedi. Monarşilerde olduğu gibi demokrasilerde de yöneticilerin kentlere ilgisi devam etti. Bugün belki eskide olduğu gibi yeni baştan kentler kurulmuyor, kent kurucu krallar da yok ama kentlere çokça müdahale eden iktidarlar var…

Kapitalizm kentleri ve iktidarları güçlendirmek istiyor. Kentler bir yandan kırları ve kasabaları yutan dev canavarlara dönüşürken demokratik iktidarlar da eski krallardan daha güçlü hale geliyor. Bugünkü demokratik yönetimlerdeki güç ve yetkiler o eski haşmetli kralların hiçbirisinde yok.

Kapitalizmin küreyi tamamen ele geçirdiği günümüzde kentler artık sermaye tarafından dizaynedilmeye başlandı. Bugünkü kentleri sahnedeki yerel yönetici/başkanlar yönetmiyor elbette, zîra kentler yerel yöneticilere bırakılamayacak kadar önemli hale geldi. Kentler bugün siyasal iktidarlar ve sermaye sahipleri tarafından ortaklaşa yönetilmektedir.

İktidarlar, endüstrinin doyma noktasına gelmesiyle paraya yeni mecra arayan sermaye sahiplerine kentsel yatırımlar sunmaya başladı. Kentleşmenin yeni aktörleri yönetim kadar artık müteahhitler ve bankalar. Üçlü sacayaktan iktidarlar kentleri ulaşım ağı ile donatarak, yeni yatırımlara hazır hale getirerek, kentsel dönüşüm yasaları çıkararak, müteahhitler sermaye koyarak, bankalar kredi/finansman sağlayarak kentleşmeye ve kapitalizme ortaklaşa hizmet ediyorlar. Halk ise bir kümes/daire uğruna 15-20 yıl borçlandırılıyor. “Bittiğinde dairen şu kadar değerlenecek” denilerek halkın ağzına bir parmak bal sürmek de ihmal edilmiyor elbette.

Tarihin gördüğü bu en büyük işbirliği sayesinde kentler büyüyor, iktidarlar büyüyor, kapitalizm büyüyor…

Kent; insan için değil, insana göre değil, insanca değil.

Kent; iktidar için ve iktidara göredir.

Tercih bizim / sizin.

Ya kentte kalıp (daha da) insanlıktan çıkacağız, ya insanlık için yeniden şehre (medine) döneceğiz.

Semih Akşeker
(Yenisöz, 18.08.2016)

Kemal Sayar: "Kült yapılanmalarına ancak soru soran bir zihinle karşı durabiliriz."

Çizim: Pawel Kuczynski
Kült lideri grup psikolojisinin etkilerini kullanarak kendisini mutlak anlamda doğru/hakikat olarak gösterir. Dış dünyada gidecek bir yeri kalmayan ve kendisini grup dışında sudan çıkmış balık gibi hisseden kült üyeleri için itaat, var olmanın yegane yöntemi haline gelir. Kişi var oluşunu sadece itaat etmeye bağladığında; sorgulama, gerçekliği sınama, empati kurma gibi becerilerin kullanımı azalır ve gruba uyum hayattaki en önemli düstur haline gelir. Bunun bir adım sonrasında verilecek katliam emirlerine uymak işten bile değildir. Kültün bir terör örgütüne dönüşümü de işte bu noktada olur. Terörist gruba katılanların gerçeklik algısı, belirli bir ölçüde zedelenmiştir ve kararlarını dış gerçeklikten ziyade psikolojileri, fantezileri, iç dünyaları etkiler. Terörist saldırı ve girişimler, terör grubunun bastırdığı var olma-yok olma kaygısını azaltmaya yarar. Zaten bozuk olduğunu düşündükleri ve canavarlaştırdıkları bir sistem yahut kitleye, saldırıların sorumluluğunun onlarda olduğunu bildirirler söylemlerinde. Böylece mutlak kötü olan düşmanla kendi varoluş amaçları ve onurları için, mutlak iyi olarak dövüşmek zorunda kaldıklarına giderek daha fazla inanırlar. Bu noktada gerçeklik algısı daha da zedelenir. Kendilerini kurtarıcı olarak ilan eder ve ötekini şeytanlaştırırlar. Kendilerini sadece önderlerinin dediğini yapan adanmış kişiler olarak görür ve sorumluluğu üzerlerine almazlar. Saldırı sonuçlarını küçümser, mağdurların bu saldırıyı hak ettiğini düşünürler.

Kültte öğretilen şeylerden birisi de kendini unutmaktır. ‘Sıfır ego’ bir hedef olarak tayin edilir. İnsanın dünyayı bütün olarak algılayabilmesi, çevreyle bağlantıda olabilmesi ve kendi niyetlerinin farkında olabilmesi için, kendi kendinin farkında olan kendi eylemleri üzerine düşünebilen bir varlık olması gerekir. Ancak kültün işine gelen şey, insanın kendini kaybetmesi ve kendi üzerine daha az denetime sahip olmasıdır. Böylece muhakeme yeteneği zayıflar, çevreyle ilişkisi kopmaya başlar, sorgulama ve farkındalık azalır. Borges, “Duvarlar, Kitaplar” adlı denemede Çin Seddi’ni yapan imparator Shih Huang Ti’nin kendi döneminden önce yazılmış tüm kitapların da yakılmasını emrettiğinden bahseder. Ayrıca yazıtlarında kendi dönemindeki her şeyin kendilerine layık adlar almasıyla da övünüyordu imparator. Geçmişi iptal ederek afazi yaratmak ve yeni kavramlarla bu afaziyi berkitmek güç sahibi kötücül narsistlerin ortak yöntemidir.

Bazen bir büyük şer bin hayra gebedir. Bu acı tecrübe bize sağlıklı bir ben idrakinin ne kadar önemli olduğunu, sual eden zihinlere ne büyük bir ihtiyaç duyduğumuzu öğretti. Kült yapılanmalarına ancak soru soran bir zihinle karşı durabiliriz. İrade Allah’ın bize verdiği bir emanettir ve devredilemez. Ruhun yükselmek için binlerce yolu vardır. Teslimiyet kula değil yalnızca Allah’adır.

Kemal Sayar
(Gerçek Hayat, 17.08.2016)

Korku ve tehlike


Dünya olayları gözümü korkutmuyor. Hayatımın dünya olayları sebebiyle tehlikede olduğunu düşünüyorum. Aslına bakarsanız biz insanlar ne zaman korkuya kapılırmışız biliyor musunuz? Birikmiş paramız olduğu zaman. Ne kadar para biriktirmişlerse o kadar ödlek olurmuş insanlar. Sermaye ürkektir diye boşuna söylememişler. Peki, insanlar kendilerini ne zaman tehlike içinde hissederlermiş? Hiç paraları kalmadığı zaman. İnsanlar züğürtleyince kendilerine olan güvenlerini kaybeder ve üzerlerine belâ üstüne belâ yağmasını beklerlermiş.

Eğer korku (para) taşımaksızın yaşamak istiyorlarsa tehlikeye düşecekleri kesin. Tehlikeden (parasızlıktan) sıyrılmaya kalkıştıkları zaman ise hayatlarını korkuyla geçirecekler. Sizi korusun, sizi tehlikeye düşürmesin diye elinizin altında tutmak istediğiniz para sizden kendine bekçilik yapmanızı bekliyor. Bir muhafız olarak paranızın başına kötü bir şey gelecek diye korkuyorsunuz. Paradan yoksun kalmışsanız, yani paranızın başına kötü bir şey gelmişse artık her kötü şeyin sizin başınıza geleceği ihtimali bir tehlike olarak karşınızda belirir.

Hala sermaye düzenlerinin günümüzdeki şartlarında paralı insanın parasını fakirlerin yağmalayacağından korkmasına hiç gerek yok. Onun bütün korkusu diğer paralılardandır. Züğürtler de kendilerine tehlike olacak işleri para sahiplerinin yapacağını düşünmezler. Bir parasızın tehlike kaynağı yine bir başka parasızdır...

İsmet Özel, Siper Beden, sf. 173-174

Şeytanın kuvveti


Şeytan kovulmuş biridir. Bu yüzden bütün kuvvetini, kovulma ayrılma, kopma, ayırma ve koparma istikametinde gösterebilir. Şeytan, birliğe çağırmaz. Müslümanların açık seçik bildikleri gibi, insanların Allah'a olan teslimiyetlerine giden yol üzerinde çıkan şeytandır. Yoldan çıkma fikri şeytandan gelir. Onun yapacağı, kulları yollarından azdırmaktan ibarettir. Bu anlayış içinde toplum hayatında gözlediğimiz birçok olaya aydınlık getirebiliriz. Hangi güçlerin şeytana mahsus tutumu taklid ederek toplum hayatında varlık kazanmaya çabaladıklarını anlayabilirsek , istikametimizin doğrultulması için kesin bilgilere sahip olmasak bile, nelerden sakınmakla kendimizi yanlış istikametlerden koruyabileceğimizi farkedebiliriz. 

İsmet Özel, İrtica Elden Gidiyor

17 Ağustos 2016 Çarşamba

Tarihimiz yüzüklere kazındı

Gümüş üzeri çift başlı kartal,
kenarları vav işlemeli erkek yüzük - 80 TL
Gümüş Arapça "edeb ya hu" yazılı,
kenarları çift başlı kartal detaylı erkek yüzük - 80 TL
Gümüş üzeri ay yıldızlı
kenarları işlemeli erkek yüzük - 70 TL
Selçuklu, Osmanlı, Türk tarihinden izleri taşıyan bu yüzüklere, uygun fiyatlarla hemen sahip olmak için Mahur Gümüş'ü takip etmenizi öneririz.

Facebook: facebook.com/mahurgumus
Instagram: instagram.com/mahurgumus

16 Ağustos 2016 Salı

Bizans dönemi İstanbul çizimleri


Ressam, tasarımcı ve dekoratör Antoine Helbert, İstanbul’daki Bizans kalıntılarını derinlemesine inceleyerek o dönemin eserlerini renklendirmiş ve böylece tekrar canlandırmış.

Harikulade çizimlerinin tamamı şurada:
http://www.antoine-helbert.com/fr/portfolio/annexe-work/byzance-architecture.html