11 Aralık 2017

Türklerin Şeytani Masalları


Türk halk inançlarındaki korkutucu figürlerin bilinen örnekleri hayli köklü ve geniş bir konunun görünen yüzüdür. Dışarıdan bakan bir göz bu köklerin mecrasını takip ettikçe, geçtiği coğrafyaları, temas ettiği kültürleri gördükçe karşısına çıkan isimler, tabirler ve hikâyeler karşısında hayranlığı ve ürpertiyi aynı anda yaşayacaktır.

Okuyucu, Seçkin Sarpkaya’nın “Türkiye Sahası Masal ve Efsanelerinde Demonolojik Varlıklar” adlı araştırmasının rehberliğinde insanın hem merak duygusunu hem de korkularını kamçılayacak bu zengin sahayı ziyaret etme olanağı buluyor.

Bu kitap halk bilimi araştırmacıları ve halk bilimi dersi alan öğrenciler kadar Türkiye sahasındaki bir masalın, efsanenin ardına takılıp başka diyarların, uzak ama tanıdık kültürlerin etkisini keşfetmek, masalların ve efsanelerin arasında dolaşmak isteyenlerin, devlerin, perilerin, ejderhaların, cinlerin izinden gidebilecek meraklı okurların, duvarda asılı Şahmaranların, fırtınalı gecelerde kükreyen cadıların, gelinlerin canını çalan alkarılarının hikâyelerini öğrenmek isteyen okurlar için de önemli ve hayli zengin bir araştırma.

Mehmet Berk Yaltırık
Yedikuleli Mansur'un yazarı

Seçkin Sarpkaya, 
Türklerin Şeytani Masalları: Türk Masal ve Efsanelerinde Demonik Varlıklar
Karakum Yayınları, 304 Sayfa
İncelemek ve satın almak için:
http://www.kitapyurdu.com/kitap/turklerin-seytani-masallari-amp-turk-masal-ve-efsanelerinde-demonik-varliklar/443708.html

06 Aralık 2017

Şehir bir şahsiyet meselesidir


Evlerimizi terk ettik. Artık betonarme konutlarda kameraların hâkimiyetinde hepimiz birer cezalı gibi yaşıyoruz. Aynı apartmanda seneler geçiriyoruz fakat komşumuzun kim olduğunu bilmiyoruz. İyi günde kötü günde kapıların çalındığı, hâlin hatırın sorulduğu, gönül sofralarının kurulduğu ve muhabbetin tüttüğü iklimler çok eskilerde kaldı. Kaybolan bu asil ve şerefli hayatımız artık romanlara ve romantik dizilere konu oluyor.

Çocuklarımızı sokağa göndermeye korkuyoruz çünkü oyun alanları birer birer otoparka dönüştü. Dört tekerlekli ölüm araçları arasında yitip giden çocuk oyunları, modern şiire bunalım dizeleri üretiyor. Pedagoji, psikoloji ve psikiyatri; çocukların huzurlu evlerde ve güvenli sokaklarda gösterdiği gelişimi hatırlamak istemiyor.

Yaşam vızır vızır akıyor ve hayatlarımız her geçen gün kâbusa dönüşüyor. Uyanamıyoruz. İşe geç gitmenin bile bahanesi kalmadı. Canımız sıkıldı, türlü buhranlar ve sağlık sorunları peyda oldu, yaratılış gayemizden uzaklaştık, hayatın anlamını lüks konutlarda ve yüksek performanslı araçlarda arar olduk. Artık hafta sonu gezmelerine motosikletle, teravihe ciple gidiyoruz. Diğer taraftan "Müslümanca yaşamak" üzerine söylevler dinliyoruz, köşe yazıları okuyoruz. Hiçbirimiz bu “kendi kendini kandırma” hâlinden utanmıyoruz.

Elinizdeki kitap Türkiye'nin son yıllarda geçirdiği ve hâlâ geçirmekte olduğu kentleşme süreci boyunca yaşananlara nostaljiden uzak bir pencereden bakıyor. Bazen geçmişin, "eskilerin" izini sürüyor. Bazense şehir üzerine yayımlanmış kitaplara dikkat çekiyor. Bunlarla yetinmeyip şehri dert edinmiş isimlerle söyleşiyor, rüya göremeyen insanın vaziyetini anlatıyor. İddiası yok fakat yükü çok ağır.

Çünkü şehir bir şahsiyet meselesidir.

Yağız Gönüler, Şarkısı Biten Şehir
Karakum Yayınları
192 Sayfa

İncelemek ve satın almak için:
http://www.kitapyurdu.com/kitap/sarkisi-biten-sehir/443707.html

Yeni kapak, yeni baskı: Kalın Türk


İşinize gelir veya gelmez; ama hakikat bu: Türk olmakla Türk vatanında olmak tarihin akışı marifetiyle özdeş kılındı. Türk isek düşünce sahamız tarihin ne marifet gösterdiği olmalı. Çünkü tarih sahnesinde başrol oynamadan Türk olmadık. Dilde tarihî kapitalizm tamlaması varsa Türk yüzünden, giderek Türk İstanbul yüzünden var. Nasıl vatanı olmaksızın Türk varlığını teşhis imkânsızsa Türk varlığı serpilmeden vatanın işareti belirmez. Türk varlığına da, Türk vatanına da kefil Türk lisanıdır. Türk toprağı insan ile hangi seviyede olursa olsun konuşma, konuşuş, konuşukluk vasıtasıyla münasebettar kılındı.

İsmet Özel

İddialarımızın ağırlığı nasıl da eziyor her geçen gün bizi


Kendimizi tanımaktan kaçmak için bu kadar büyük çaba harcayışımızın elbette bir sebebi var. Kendini tanıyan insanın, bugün bizim kendimize reva gördüğümüz yaşama alışkanlıklarını kendine, insanlığına yakıştırmasına imkan ve ihtimal yok. Çünkü kendini tanımaya niyetlenen insan, insanı hakikatine götürecek yolda ilk adımı atmış demektir. Hakikat, kendini bize uzaktan bile gösterse hayatımızın her köşesini işgal etmelerine izin verdiğimiz yalanların fiyakası anında bozulur, beş kuruş etmezlikleri ortaya çıkar, aşikar olur. İnsanın hem hakikatin ne olduğuna dair bir fikri olup, hem de mesaisini yalana dolana ayırmaya devam etmesi mümkün değildir. Hayatımıza hakikatin gölgesi bile düşse, ondan gayrısının nezdimizdeki hükmü anında düşer.

...

Herkesi olduğumuza ikna etmeye çalıştığımız o insan ne kadar yoruyor aslında bizi. Ona erişmek için sarsak bir halde didinip duruşumuz ne kadar gülünç bir hale düşürüyor hepimizi. Kendi elimizle çizdiğimiz imajların içini doldurmak için ne kadar da ümitsizce, ne kadar acınası bir debelenme içindeyiz. İddialarımızın ağırlığı nasıl da eziyor her geçen gün bizi. Herkesin içinden aynı düşünce geçiyor biliyorum; keşke bu kadar tedbirsizce açılmasaydık kendi kıyılarımızdan. Kollarımız giderek güçten düşüyor, gövdemiz ağırlaşıyor, kulaçlarımız cansızlaşıyor, bu yabancı sularda boğulup gitmek için miydi bütün bu iddialar?

Gökhan Özcan
(Yenişafak, 04.12.2017)

Sanat doğruyla yanlışın, ak ile karanın tartışma alanı değildir


Sanatı, ne olursa olsun sadece sanatı kendi bağlamı içinde tartışabilmek için hem sanatçının tek, tekil, özgür ve yetkin olması gerekiyor hem de o sanatçıyı takip edenlerin ona hayat verebilecekleri bir iklim oluşturmaları şart. Çevresiz sanat elbette mümkün. Hatta, sanatın, sanatçının bir çevre tarafından kabul görmek gibi bir amacı da olamaz. Ancak, her eylemin, her işin bir doğası vardır ve o dışarıdan gelen sebeplerle değil sadece kendi sebepleriyle oluşur. Buna rağmen, sözgelimi şiir sanatı içinde, sadece bir şairi özellikle takip eden, kitaplarını okuyan, hayata oradan bağlanan insanların olması son derece normaldir. Anormal olan, şiir dışı sebeplerle o insanın etrafında mutlakçı bir halka oluşturulmasıdır. Değerlendirmelerin estetik ölçülerin dışında ifade edilmesidir. Çünkü şiir söz konusu olduğunda, çevredekiler homurdanmaya, o şairin bazı özelliklerinden bahsetmeye, o özellikleri yüceltmeye, böylelikle de aslında kendilerini konuşmaya başlarlar. Şiiri konuşup, tartışmak için ise, genel sanat donanımı yanında, şiire ilişkin esaslı estetik bilgi, birikim ve dertlere sahip olmak gerekir.

Sanat doğruyla yanlışın, ak ile karanın tartışma alanı değildir.

Günlük politikaya çok bağlı bir hayatımız var. Onun pragmatist karakteri yanında, güç ve imkan dağıtan rüzgarına kolay kapılışın kökeninde de sanatçı bağımsızlığı yatıyor. Yalnızlık, bağımsızlık, müdanasızlık kimsenin kolay tercih edebileceği bir yol değil. Değerlerle değil duygularla bağlanıyor herkes birbirine. Oysa duygular düşüncenin ilk setinde, eleştiri ve felsefenin ilk geçidinde eriyip gidiyor. İlerlemek için her şeyden önce ferdiyet ve eleştiri gerekiyor. Eleştiri için ise yöntem bilgisi.

Dikkat çekici ve çarpıcı olan bütün bu manzaraya rağmen sanattan geri düşmüyor oluşumuzdur. Hayatımızın kaotizmi sanki bize özgü bir sinerji de yaratıyor. Ama sonuna kadar buna bel bağlayamayız. Tartıştığımız ve tartışmak istediğimiz konu sanatın, sanatçının varlığı ve yokluğu değil. Var olanın üzerine gerçekten düşünüp düşünemediğimiz. Daha yükseğine bu yolla talip olup olmama isteğimiz. Sanatta bunu tartışırız.

Ömer Erdem
(Karar, 05.12.2017)

04 Aralık 2017

"Kur’an Arapça nazil oldu; ama her Arap Müslüman olmadı."


Hiç dikkatinizi insanların Herodot’tan itibaren kafadan attığı tarihle Allah’ın bize verdiği tarih arasındaki farka teksif ettiğiniz oldu mu? Allah bize, biz Müslümanlara, giderek Türklere hiçbir ümmetin nasibine düşmemiş bir tarih verdi: Üretimler marifetiyle tezyifata, tezvirata uğratılamamış bir Asr-ı Saadetimiz var, dünya süsü tezyifat ve dünya süsü tezvirat karşısında hangi tavrı takınmamız gerektiğini öğrendiğimiz bir Hulefa-i Raşidin devrimiz var. Bu tarihin ne değer taşıdığından bihaber sefiller evine bir kez bile üzerinde para bulundurarak girmemiş Rasulu Ekrem’in öldüğünde zırhlarından birinin bir Yahudi’ye rehin bırakıldığı haberini şaşkınlıkla karşılıyor.

Hareketlerini şaşkınların iddia ve faraziyelerle dolu dünyasının dalgalanmasına uyduranların Müslümanlığına rıza gösterildiğinde payımıza Allah’ın gazabından başka bir şey düşmediği gündelik hayatla doğrulanmaktadır. Gündelik hayatın baskısı hepimizin üzerinde iz bırakarak devam ediyor. Baskı karşısında tepkimiz ne olacak? Elimizden gelenin ne olduğunun haberi hoşumuza gidiyor mu? İnsana mahsus hayat varsa, bu hayatın tekmili şartların şuuruna taalluk eder. Ben bu satırları Allah’ın inayetine teveccühüm sebebiyle yazmıyorsam uğranılan zararı artırıyorum demektir. Zarara uğrayan kimler? Fayda, zarar, kâr ölçülerimiz ne?

Kur’an Arapça nazil oldu; ama her Arap Müslüman olmadı. Her Türkün kimliğini İslâm dairesinde buluşu Kur’an-ı Kerîm’in Türk dillerine ebelik edişi sebebiyledir. Ancak bu dillere imtisal edenler Türk kalabildi. Estonyalıların, Bulgarların, Finlerin, Macarların, Eskimoların, Amerika yerlilerinin Türk olmayışları başka türlü izah edilemez. Türklüğün irtibatı Asr-ı Saadet ve Hulefa-i Raşidin devrinden kesildi mi insan türünün serapları tefekkür diye yutması adî vakıa sayılacaktır. Yaratılmışlar arasında kötü şartları tebcil eden insandan başkası olmasa gerek.

İsmet Özel, 30 Kasım 2017
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

Bilimler insanı şımarttı, sanatlar da ahlâksız yaptı


Sanatların ve bilimlerin gelişmesi ahlâkın gelişmesine katkıda mı bulunmuştur yoksa bozmuş mudur ahlâkı? Bundan da önce, insan için ahlâkın ne kadar önemi vardır sorusunu sormak gerekir belki ama bu soru çok daha derin bir konu; din, felsefe, psikoloji ve sosyolojinin ilgi alanına giriyor. Bilimin insan ahlâkı üzerinde olumsuz bir etki oluşturduğunu söylemek bir iddiadan fazlası, bir realitenin itiraf edilmesi olur. Bilmeyen, cahil bir yaratık olarak dünyaya gönderilen insan her öğrendiği bilgiyi, iyilikten çok kötülük, erdemli olandan çok ahlâksız olan için kullandı. Yaratan bizden pek çok gerçeği saklamakla büyük bir merhamet gösteriyor. Gelişmiş diye adlandırılan günümüz dünyasının insan aklının sınırlarını zorlayan vahşeti, ahlâksızlığı başka nasıl açıklanır? Özünde yalnızca var olandan haberdar olma anlamına gelen bilim, şımarıklığa, küstahlığa, Tanrıya karşı bir başkaldırıya sürükledi insanlığı. Rousseau, “Tanrının, yaptığı her şeyin üstüne kalın bir örtü çekmekle bizi boş araştırmalardan kurtarmak istemişti adeta” diyor.

Tanrının bana verdiği bilgelik gibi bir üstünlük, benim bilmediğimi bilmediğimden emin olmamdır sadece” derken sanılmasın ki Sokrates cahilliği övüyor. Hz. Adem de ne yaptıysa bir şeyler öğrendikten sonra yapmadı mı? Şeytan zaten yanlış yapmaya meyilli insanın eğitim görmemiş nefsinden daha çok iş yapmıyor kesinlikle.

Namusun ve ahlâkın kaderi, bilimlerin ve sanatların gelişmesine bağlıdır. Onların saçtığı ışık ufkumuzda yükseldikçe erdem kaybolmuştur ve aynı olaya her çağda, her yerde tanık olmuştur insanlar” diyor Rousseau. Haksız olduğunu rahatça söyleyebilir miyiz? Yüce gönüllülük, adalet, ölçülü olma, insanlık, cesaret, merhamet, erdem sözcüklerinin anlamı hangi okulda öğretiliyor? Çocuklar Tanrıdan söz edildiğini duyuyorlar ama O’na saygı duymuyor, O’nu sevmiyor sadece O’ndan korkuyorlar. Eskiden devlet başkanları yalnızca cesaretten, asaletten ve faziletten bahsediyorlardı, şimdiyse paradan ve ticaretten bahsediyorlar. Milletler artık para basma makinesi kadar değerli sürülerden başka bir şey değil. “Devletler için önemli olan parlak ve geçici olmak mıdır yoksa erdemli ve kalıcı mı? Parlama arzusu ruhlarda hiçbir zaman namuslu olma isteğiyle bir arada yaşayamaz” diyor Rousseau.

Sanatlar elbette böyle kötü bir dünya kurmak için yola çıkmadı ama insanın çoğunluğunun içindeki kötülükler onu bu yola itti. Sanat zamanla tüm değerleri yıkıp yeni ve sınırsız bir dünya oluşturmak hayalinin peşine takıldı. Boş ve yararsız nutukçuların elinde erdeme saldıran, inancın temellerini baltalayan bir silah haline geldi.

Adalet güzel şey ama onu doğuran, insanlar arasındaki adaletsizlik. Adaletsizlik olmasa hukuk ne iş yapardı? Sanat var olan gerçeklikten başka bir gerçeklik arayışı, gerçek “ben”den başka bir “ben”in arayışı olarak ortaya çıktı. Çünkü terbiye görmemiş nefisli insan kötüydü ve onun erdemleri öğrenmeye ihtiyacı vardı. Bu noktada erdemli insanın çok az oluşundan dolayı sanat asıl amacından saptı ve çoğunlukla bilimin yolunda ilerleyip erdemin köklerine saldırdı. Pek çok ülkede deneysel ve devrimsel sanatlar bir önceki neslin tüm inanışlarına saldırarak var olma ve hayatta kalma mücadelesinde bulundular. Deney ve devrim kavramları yeni bir şey yapmak uğruna ahlâk sınırlarını zorlama şeklinde tezahür etti. Bu ahlâksızlıklara karşı tepkiler hemen tutuculuk, dar kafalılık olarak lanse edilmeye ve hem zihni hem de bedeni çıplaklıklar uygarlığın gereği gibi gösterilmeye çalışıldı. Bunda da büyük oranda başarılı olundu. Tutuculuk, aslında ilk insandan bu yana var olan mahremiyet, edep, ahlâk ve asâlet gibi duyguları yok sayanların ‘uygarlık’ adını verdikleri vahşiliğine verilmesi gereken bir isimdi. Ama insanlar yanlış olanı eleştirmek yerine doğru olanı savunmaya çalıştıkça bir yandan da yanlış yaptıklarına inanmaya başladılar.

İnsan ruhunun mahremini çözmek amacını güden sanat, sınırsızlığı seçerek yozlaşmaya büyük bir katkı sağlayanların elinde yüce amaçlarından bir bakıma saptırılmış oldu. İnsani, ahlâki ve dini değerleri umursamadan özgürlük ve uygarlık adına yapılan her yeni devrim, toplum ahlâkını ve erdemlere olan saygıyı yok etti. Sorumuzu bu açıdan sorduğumuzda olumsuz bir cevap alıyoruz: Bilimler insanı şımarttı, sanatlar da ahlâksız yaptı.

Dünya yeniden bir devrime ihtiyaç duyuyor. Cahiliyet devrinden yeniden ahlâk devrine geçiş gerekiyor. Her anlamda çıplaklığın prim yaptığı bu dünya artık yeniden insani ve dini erdemlere geri dönmek zorundadır. Bu arada her devrimin sonucu olan dışlama bu sefer de sınır tanımayan ahlâksız anlayışı hedef alacaktır.

Emre Miyasoğlu
* Bu yazı daha evvel Millî Gazete'de yayınlanmıştır.
twitter.com/emremiyasoglu

"Güzeli destekler ve pekiştirir, çirkini yerer ve ucuzlaştırırdı."


Tirmizî’den naklen Hz. Ali diyor ki: Allah Rasûlü (sav) daima güler yüzlü, yumuşak tabiatlı idi. Katı ve kaba değildi. Çarşıda, pazarda bağırıp çağırmaz, aşırı laflar etmez, önüne geleni ayıplamaz, münakaşaya (ağız dalaşına) girmezdi. Hoşuna gitmeyen bir şey olursa görmezlikten gelir, kendisine umut bağlayanı sükut-u hayâle uğratmazdı. Nefsine karşı üç şeye dikkat ederdi: Cedele girmemek, laf kalabalığı yapmamak ve kendisini ilgilendirmeyen şeye burnunu sokmamak. İnsanlara karşı da üç şeye dikkat ederdi: Kimseyi kötüleyip ayıplamaz, kimsenin ayıbını araştırmaz, sevap ummadıkça konuşmazdı. O konuştuğunda oturanlar sus pus kesilir, başlarında kuş varmış gibi kıpırdamadan dinlerlerdi. O sözünü bitirdiğinde konuşurlardı. O’nun huzurunda münazaa etmezlerdi. Biri konuşacak olursa diğerleri susar, sözünü tamamlayana dek O’nu dinlerlerdi. Söz hakkını sırasıyla verirdi. Onların güldüğüne güler, onların hayret ettiğine hayret ederdi. Yabancının gerek konuşmasındaki gerek sorularındaki hamlıklara sabrederdi, ashabının sabrı taşıp engellemek istemelerine rağmen şöyle derdi: bir ihtiyaç sahibi sizden yardım istediğinde yardım ediniz. İyilik etmediği kimsenin övgüsünü kabul etmezdi. Ancak haddi aşacak veya bir hakikati çarpıtacak olursa ya müdahale ederek veya ayağa kalkarak sözünü keserdi.

() O şöyle derdi: “Burda bulunanlar bulunmayanlara bildirsin, ihtiyacı olup da iletemeyenleri bana bildirin. Muhtaç olduğu halde ihtiyacını yetkili merciye iletemeyen kimsenin durumunu ilgili makama ileten şahsın, Allah kıyamet günü ayaklarını sağlam kılar.” Onun huzurunda bu gibi şeyler dışında bir konu gündeme gelmezdi. Kimseden de başka türlü bir teklif kabul edilmezdi. İlim ve hikmet arayarak gelirler ve delil ve hidayet bulmuş olarak (muratlarına ererek) dönerlerdi. () Güzeli destekler ve pekiştirir, çirkini yerer ve ucuzlaştırırdı. 

Allâme Yusuf b. İsmail en-Nebhânî, Fezail-i Muhammediyye
(Çev.: Fethi Güngör, İnsan Yayınları)

28 Kasım 2017

Kızılbaşlar Osmanlılar Safeviler


Türkmenler, Safevîler, Kızılbaşlar, Osmanlılar gibi kavramlar aslında Türk tarihinin önemli parçalarıdır ve bazen birini diğerinden ayırmak mümkün değildir. Ne var ki, gerek siyasî gerekse dinî meseleleri izah ederken konunun anlaşılmasını kolaylaştırmak için bunlardan birini tercih etmek zorunda kalıyoruz. Bu zorluk kendi içinde bir karmaşa meydana getiriyor aslında.

Bu kitapta değişik dönemlerde kaleme alınan ve birbirini tamamlar mahiyette 15 makale yer almaktadır. Kızılbaş ve Türkmen algısındaki değişim; İran, Azerbaycan ve Anadolu Türkleri arasındaki dinî, kültürel ve siyasî birlikteliğin tarihî kökleri, Kızılbaş ve Safevî algısının Osmanlı kültüründeki yeri buradaki makalelerin özünü oluşturuyor. Bu çalışmanın tamamı okunduğunda zihinleri meşgul eden pek çok sorunun cevabına ulaşılabilecektir.

Yeditepe Yayınevi, 208 Sayfa

Bizans Devrinde Boğaziçi

Tarihin her çağında dünyanın önemli merkezlerinden biri olmuş olan İstanbul’un, yerleşme yeri olarak seçiliş, doğuş ve gelişmesinde büyük rol oynayan unsurlardan biri hiç şüphesiz Boğaziçi’dir. Bu gün Boğaziçi hızla değişmekte ve tarih içinde ona ün veren güzelliklerini bir daha geri gelmeyecek şekilde kaybetmektedir. Kaybolan Boğaziçi’nin tarih içindeki durumu ve karakterini yeterli biçimde ele alan eser mevcut değildir. Boğaziçi tarihi ve arkeolojisi de yeterince açık surette ortaya koyulabilmiş değildir. 

Elinizdeki bu kitap 1973 yılında Boğaziçi’nin geçmişi, o günkü durumu ve geleceği hakkında düzenlenen bir sempozyum için Prof. Dr. Semavi Eyice tarafından hazırlanan bildirinin kitaplaşmış halidir. Çalışmamızdaki esas gaye, Bizans devrindeki Boğaziçi hakkında genel bir fikir vermek, şimdiye kadar görülen ve bilinen kalıntıları ile onu tanıtmaktır. Ortaya çıkan bir gerçek de şudur ki Boğaziçi’nin güzelliklerini ortaya çıkaran Osmanlı dönemidir. Bizans döneminde burada sadece kıyılarda belki birkaç balıkçı köyü, tepelerde de manastırlar vardı. Sadece bir sarayın da varlığı bilinir.

Bizans çağına ait en küçük buluntular ile, mimari kalıntılarından tespit edilebilenlerin bulgularından oluşan görsel malzemeler ilk defa olarak bu elinizdeki eserde toplanıp kullanılmıştır. Zevkle okumanız dileğiyle.

Yeditepe Yayınevi, 264 Sayfa

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.