26 Nisan 2017

Hakikat ile sanallık


Yalın hakikat ile gerçek-dışılık arasındaki sınırın çözüldüğü ve bulanıklaştığı çılgınlık yüklü bir zamanda yaşamaktayız şimdi bizler. Televizyon dizilerinden bildiğimiz bir oyuncuyla gerçek hayatta herhangi bir yerde karşılaştığımızda bocalıyoruz. Niçin bocalıyoruz? Çünkü o oyuncunun gerçek kimliği ile televizyon dizisindeki rol kimliğini ayırt etmekte zorlanıyoruz. Hakikat ile sanallık sınırının bulanıklaşması işte böyle bir durumdur. Acayiplik ya da çılgınlık buradadır. O meşhur oyuncunun televizyon dizisinde rol yaptığını (oyun oynadığını) unutabiliyoruz. Unutmasak bile hakikat ile oyunu karıştırıyoruz. Edebiyat kuramcısı Todorov da aynı durumdan yakınmaktadır: “Bir rolü, o rolü üstlenen aktörün kendisiyle karıştırmamak gerekir.” İşte bütün bu bulanıklaşmalar bizde algı (idrak) karmaşasına yol açıyor. Böylelikle de anlamsızlık oluşuyor. Fransız düşünür Jean Baudrillardyararsızlık mantığı” demektedir bu anlamsızlığa ve anlamsızlığı şöyle izah etmektedir: “Günümüzde olaylar artık gerçekten olup bitmemektedir. Bunun nedeni canlı yayın adı altında gerçekleştirilen üretim ve dağıtımdır. Olaylar bu canlı yayın denilen boşluk içinde kaybolup gitmektedir.

Olayların gerçekten olup bitmemesi, Baudrillard’ın ifadesiyle, illüzyondur. Yani gözbağcılıktır ki sanallık dediğimiz muğlâklığa varıyoruz. Muğlâklık yani boşluk. Canlı yayının adı canlıdır fakat buradaki canlılık bir yanılsamadır. Sadece televizyon değil, internet ortamı da canlı yayındır. AVM’lerdeki veya şehir meydanlarındaki dev ekranlarda gördüğümüz ürün tanıtımları da birer gözbağcılıktan başka bir şey değildir. Adım başı her yerde karşımıza çıkan (gözlerimizin içine sokulan ve hatta başımıza kakılan) billboard dediğimiz reklâm panoları da böyledirler. Gündelik hayatımızda artık her şey tüketimi özendirme üzerine inşa edilmektedir. Öyle ki, tüketmeye yeterince gönüllü olmayanlar toplum içinde hor görülmektedir. Burada bir toplum baskısı söz konusudur. “Bu çağda otomobilsiz olmaz ki canım” türünden söylemleri hep işitiyoruz. İşte bu türden söylemler toplumsal baskıdır ve otomobilsiz bir ömür sürmek sanki imkânsızmış algısı oluşmuştur. İşbu algı aslında dayatmadır.

Tüketim kültürünün bir diğer çıkmazı da korku unsurudur. Şöyle ki: Herhangi bir reklâm kuşağını seyrettiğimizde şu türden korkutmalara maruz bırakılıyoruz: “Bizim firmamızın diş macununu kullanmayacak olursanız dişleriniz çürür.” Bir başka örnek: “Bizim ürettiğimiz bebek bezini kullanmayan ailelerin bebeklerinin popoları pişik içinde kalır.” İşte bütün bu reklâm sloganları birer korkutma taktiğidir. Oysaki insanlık on binlerce yıl boyunca otomobil veya diş fırçası kullanmaksızın varlıklarını sürdürmeyi başarmışlardır. Şüphesiz ki teknoloji de bir nimettir. Eski insanlar diş hekimliğinin şimdiki imkânlarından mahrum kaldıkları için dişleri apse yaptığında çok ıstırap çekmişlerdi. Teknoloji bizi pek çok sıkıntıdan kurtarmıştır. Veba gibi, kolera gibi bulaşıcı hastalıklardan kurtarmıştır. Ne var ki ileri veya yüksek teknolojinin o sınır tanımayan büyüleyiciliği bizleri acımasızca tutsak edinmiştir. Daha da ötesinde, laboratuvar ortamında birtakım virüsler üretilerek hiç tanımadığımız yeni salgın hastalıklar başımıza belâ edilmiştir. İnsanlığın karanlık geleceğini anlatan bilim-kurgu filmlerinin ana teması da teknolojinin baş döndürücü hegemonyasıdır. Eşyanın bendesi olmak dediğimiz o tehlikeli yerdeyiz artık. Akıllı robotların insanlara hükmettiği bilim-kurgu senaryolarını çoktan yaşamaya başladık bile. Çağımız insanı internet bağımlısı değil midir? İşte size eşyanın egemenliği! Bizler artık kendi irademizle hareket edemiyoruz. Sinema perdesindeki oyuncular gibiyiz. Bizlere dayatılan senaryoların figüranlarına dönüşüyoruz her geçen gün. Postmodern hayat işte kısaca böyle bir hayattır. Ve bizler bu karanlık hayatı konfor tutkusuyla kolayca, hiç sorgulamaksızın, neredeyse gönüllü olarak kabulleniyoruz.

İleri teknoloji biz insanları büyülüyor, insanlığımızı tırpanlıyor, gündelik hayatımızın doğallığını tehlikeli bir şekilde yanılsamalar âlemine boğuyor.

Metin Savaş

Mekanik yaşam

Resim: Edvard Munch
Eski zamanların insanlarına mahalle bakkalları nasıl tabii görünüyorduysa günümüzün insanlarına da AVM’ler o derece tabii görünüyor. Buradaki doğal görünüş bir saplantı veya kuruntudur ve açıktan açığa bir yanılsamadır. Çok çok öncesindeki çağlarda mahalle bakkalı bile yoktu, para yoktu, kurumsallaşmış pazar ekonomisi yoktu. Ya ne vardı? Yağma ve takas vardı. Bugün bizim (kendi algılarımıza kıyasla) ilkel dediğimiz eski çağların insanları yağmacılıkla ve takas yoluyla temel ihtiyaçlarını temin ediyorlardı. Bugün bize barbarlık şeklinde görünen yağmacılık eski çağların insanları indinde tabii bir hayat tarzıydı. Eski çağların insanları nasıl ki yağmacılığın doğru olup olmadığını sorgulamayı düşünemiyorlar idiyse günümüzün insanları da merkezinde AVM’lerin yer aldığı tüketim kültürünün doğrularını ve yanlışlarını hiç sorgulamıyorlar. AVM hayatı bizler için artık tabii bir yaşam tarzıdır. İşte bu doğallık yanılsaması bizleri köreltiyor ve tekdüze diyebileceğimiz mekanik bir yaşantıya sürüklüyor.

Çağımızın neredeyse bütün düşünürleri postmodern zamanların (önceki çağlara kıyasla) çok daha fazla gayrıtabii olduğunda hemfikirdirler. Her çağ kendi şartları içerisinde sorunludur ama postmodern zamanlar çok daha fazla problem içeriyor. Postmodern hayat tarzında doğallık daha azdır veya sanallık çok daha baskındır. İleri teknoloji biz insanları büyülüyor, insanlığımızı tırpanlıyor, gündelik hayatımızın doğallığını tehlikeli bir şekilde yanılsamalar âlemine boğuyor. Yanılsamalar âleminden kastımız sanallığın hükümranlığıdır. Sinema, radyo ve televizyon derken şimdi artık gündelik hayatımıza cep telefonu, tablet ve internet girmiştir. Facebook veya Twitter dediğimiz sosyal medya ile birlikte gündelik yaşantımız artık neredeyse büsbütün sanal bir âleme dönüşmüştür. O kadar ki, ileri teknoloji ortamında gerçek ile hayal birbirine çok fazla karışmıştır. Çok eski çağlarda mitolojik kavrayış ile gündelik hayatın gerçekliği nasıl birbirine bağlı idiyse günümüzde de ileri teknolojinin doğurduğu sanallık ile gündelik yaşantımızın gerçekleri iç içe geçmiştir. Buna şöyle bir örnek verelim: Ekran ve klavye başına oturduğumuzda sosyal medyada her gün görmeye alıştığımız bir arkadaşımızı birkaç gün göremez olduğumuzda endişeye kapılıyoruz. Acaba başına bir şey mi geldi diye tedirgin oluyoruz. Hâlbuki sosyal medya bir mecburiyet değildir. Facebook ya da Twitter ortamında her gün bulunmamız gerekmiyor. Ama işte sanallık bizim hayatımıza öylesine sinmiştir ki gerçek hayatta aylarca göremediğimiz bir dostumuz için endişelenmiyorken sosyal medyada birkaç gün görünmeyen bir arkadaşımızı merak ediyoruz. İleri teknolojinin büyüsü işte budur. Postmodern hayat işte böyle bir acayipliktir.

Metin Savaş

Tanburi Cemil Bey Derneği'nde Derya Türkan - Özer Özel konseri

25 Nisan 2017

Sebep sensin gönülde ihtilâle



Sebep sensin gönülde ihtilâle
Sürüklersin beni sonsuz melâle
Bilirsin müptelâyım ben ezelden
Belâyı âteşe belki hayâle

Senin cevrin senin zulmünle şâdım
N'için durun figân-ı şule zâdım
Benim sensin bu alemde muradım
Düşürsen de beni sonsuz melâle

Beste: Mustafa Nâfiz Irmak
Güfte: Râtip Aşir - Mustafa Nâfiz Irmak
Makam: Şevkefzâ

Solist: İbrahim Suat Erbay
Tanbur: Muhammed Enes Üstün
Kemençe: Emine Bostancı
Ney: Ahmet Altınkaynak
Yer: Tanburi Cemil Bey Derneği, Üsküdar

Vazgeçemediklerinin Toplamıdır İnsan: Yas, Melankoli, Depresyon

Son zamanlarda bir psikiyatr elinden çıkmış ve okuduğum en kuvvetli, gerçekçi, tutkulu kitap. Artık duygularımız politikadan ve güncelden bağımsız değil. Hastalıklarımız ve hatta ailevi görevlerimiz bile böyle. O yüzden çözümlerimiz sahici olmalı, romantik değil. Nostaljik akılla kuvvet kazanamayız. Ayakta kalmak için aklın da kalbin de en önce yaşama ve anlama sevgisiyle çalışması şart. Meraklısına... / Yağız Gönüler

Nereye dönse, ne yapsa vazgeçemediği ve bırakamadığı şeylerin toplamıdır insan. Onların içimizde birikmesidir varlığımızın esasını oluşturan. Kristaller halinde içimizde çökelmesi, yer etmesidir. En baştan bizi orada bekleyen, verili bir kimlikle, ‘fıtratımıza’ kayıtlı bir özle başlamayız hayata. (…) yüce bir gayretle adeta yoktan var ederek adım adım inşa ederiz kendimizi. Yaşadığımız bütün ayrılıkların, kayıpların ve hüsranların yasını tutarak, onlardan ve bozulan her ilişkiden, sevdiklerimizi inciten ve acıtan her şeyden kendimizi de sorumlu sayarak insan oluruz. Hiç terk etmeden. Her kayıpta, kaybettiğimiz kişi ya da şeyle özdeşleşerek. Onların gölgesini üstümüze düşüre düşüre kurarız benliğimizi. Varlığımızın en içinde, her birimizi vefasızlıktan ve kadir-kıymet bilmezlikten esirgeyen güçlü bir çekirdeği muhafaza ederek. (…) Teşekkür etmeyi ve minnet duymayı ta başta öğreniriz.

Travmaların üst üste geldiği, yoğun ve “kötü” duygularla hemhal olduğumuz zamanlardayız. Yas tutuyor veya daha kötüsü tutamıyor, hüzne boğuluyor, çaresizlik hissediyor, karşılaştığımız sevgisizlik ve nefret karşısında dehşete düşüyoruz. Duygular, geldiği gibi yaşanır elbette. Ama onlarla nasıl yaşayacağımız üzerine düşünmemiz gereken bir mesele.

Erdoğan Özmen, duygularla aklın, duygularla politikanın iki alakasız küre olmadığını gösteriyor bu kitabında da. Başta yas ve melankoli olmak üzere, duygu durumlarımız üzerine düşünüyor. Gayet yalın, kötülük ve iyilik üzerine düşünüyor aslında.

Yüzleştiği hüzne katılan bir üslupla, ama hem de tutkuyla, yaşam sevgisiyle yazılmış denemeler.

İletişim Yayınları, 1. baskı - Mart 2017 
263 sayfa, 23,50 TL

Yapamıyorsan kenara çekil


Vazifesi "dünyayı güzelleştirmek" olan insan, yapamadığı yerde kenara çekilmeyi bilse, doğanın güzelliği zaten her yeri ve her şeyi sarıyor.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

İnsandan insana giden yol


Sekiz aydır bu caddede işe gidip geliyorum” diye mırıldandı psikolog genç kız, “bugüne dek baş örtümden dolayı bir söz işitmemiştim. Halk oylamasından hemen sonraydı. Karşıdan karşıya geçerken bir kadın gözlerini gözlerime dikerek sert sert bakmaya başladı. Tam yanımdan geçerken, ‘her yerdesiniz, bir bitmediniz !’ diye tıslayarak yanımdan geçti.” Bir meslektaşım Cuma namazı çıkışında bir kavgaya tanık olmuş. Cuma namazından dağılan cemaatin içinden gençten birisi, cami çıkışında evet broşürlerinin dağıtılmasına itiraz etmiş ve “Burası Allah’ın evi, buraya siyaset karıştırmayın” şeklinde bir itirazda bulunmuş. Bunun üzerine aynı cemaatten daha yaşlı bir fert bağırıp çağırmaya başlamış, “Hepimiz Evetçiyiz, Hayır diyen teröristtir, sen terörist misin?” “Amcayı çok zor yatıştırdık” diyordu meslektaşım. Bu iki örnek, toplumsal gerginliğin dürtüsellik ile birleştiğinde sosyal dokuyu ne ölçüde tahrip edebileceğinin yakın zamanda yaşanmış örnekleri. O halde insandan insana giden yolu bir kez daha hatırlamanın tam sırası.

Öteki var olmadığında ben yokum. Gözüm karşımda bir nesne arıyor, insan dünyaya düşmekle bir ilişki arıyor. Tutunacak bir dal, uçurum aşağı kayıp düşmemek için bir tutamak. İlişki konuşmak demektir. Bebek gözleriyle konuşur, varlığının annenin gözlerinde yansımasını ister. İnsan iletişimi çok katmanlı bir yapı, duyguları iletmeye ve saklamaya yarar, yalan söylemeye yarar, gönül okşamaya ve kırmaya yarar. Ötekiyle doğru bir iletişime girme arzumuz onunla hemhal olabilmekle mümkündür ancak, onun var olma biçimine, dünya görüşüne nüfuz edebilmem ve onunla ortak bir anlam oluşturabilmem için onun dilini bilmeli, o dilden konuşabilmeliyim. Kendi kavramsal çatımı ona dayatmak yerine onun dilinde hünerli olmalıyım ki kendi arzu, tarafgirlik ve önermelerimi bir kenara bırakarak bir konuşma başlatabileyim. Kendimi bir bilmeme noktasına yerleştirerek başlamalıyım işe. Önce dinlemeyi öğrenmeliyim, her şeye hemen tepki vermek zorunda değilim. Bu ilk sessizlik bizi pek çok esaretten azat eder. Muhatabımı bütün insanlığı ve o insanlığın bütün karmaşıklığı içinde algılayabilmemledir ki onunla karşılıklı bir ilişki için ilk adımı atmış olurum. Derdim onun dünyasına girmek, onunla olmak, ikimizin de ‘ötekilerden biri’ olduğunu kabullenmek. Her birimiz bir başkasına ötekiyiz. Mavi gezegende her birimiz ötekine bağlı ve bağımlıyız. Bu yüzden insanlığımızın en derin katmanlarında sevgi ve sevebilme yeteneği yatar. Bir toplum evladını seven anne babalarla serpilip gelişir. Sevgiyi vermekle sevebilmeyi öğretir anne baba, sevmenin mümkün olabildiğini öğretir. İnsan daima yakınlık arayan bir varlık. İnsan ruhunun bugün yaşadığı büyük kriz sevebilme yeteneğimizin törpülenmesinde yatıyor. Dünyaya baktığımızda bir düşmanlar ordusu görüyor, masum tabiatı dahi ehlileştirmezsek canavarlaşacağını varsayıyoruz.

Kemal Sayar

Önce adam olmaya çalış!


Bir zamanlar ''muvaffakiyet'' diye bir sözcük kullanılırdı Türkçemizde. Nedense, şimdilerde pek iltifat görmüyor; zira eskimiş sayılıyor. Onun yerine ''başarı'' veya “başarılı olmak” ifadeleri daha revaçta. Her fırsatta karşımıza çıkan ''başarı'' sözcüğünün kısa bir zaman diliminde ''muvaffakiyet''in veya “muvaffak olmak” tabirinin yerini alması aslâ bir tesadüf değil.

Zihinde değişmeler olunca, çaresiz dilde de değişmeler oluyor. Dünyaya, olaylara bakışımız, ister istemez kullandığımız ''simge''leri de dönüştürüyor; öyle ki, ya eldekilerin içini boşaltıp onları yeni anlamlarla dolduruyor, ya da çok daha kullanışlı, elverişli yepyeni ''simge''ler üretiyor.

Niçin ''muvaffakiyet'' sözcüğünü ihmâl edip, yerine ''başarı'' sözcüğünü ikame ettik dersiniz?

Sırf eskimiş olduğu için veya telâffuzu güç olduğundan mı?

Hayır! Bilâkis bu sözcük, kökü/kökeni itibariyle zihnimizle/zihniyetimizle uyuşmadığı için onu bir köşeye fırlattık. Eskiyen, gerçekte sözcüğün kendisi değil, ait olduğu dünya idi; ''muvaffakiyet''in o dünyada işgal ettiği mevkî idi.

Dilerseniz, şu eski dostun, ''muvaffakiyet''in anlam dairesine biraz yaklaşalım; yakınında başka hangi tanışlar varmış, göz ucuyla bir seyredelim.

Kökü: ''vefk''. Hemen yanına ''vifak''ı da ekleyelim, lâzım olacak çünkü.

Önce eski bir âşina: ''tevafuk-muvafık''... Bir şeyin bir şeye muvafık olması (tevafuk), gerçekte onların birbirleriyle münasib/mütenasib olması demekti; iki şey birbirine denk gelirse, tesadüf ederse, birbirleriyle uyum içerisinde olursa, sonucun ''muvafık'' olduğu söylenirdi. (''Muvafakat''ı hatırlatmaya gerek var mı?)

Bir diğeri: ''ittifak''... Bu sözcük de aynı kökten gelir; “anlaşma, uyuşma”, hatta ''rastlantı'' demektir; ''müttefik'' de pek tabii ki “ittifak eden”...

Eh, bir de ''tevfik'' (“başarıya ermek” değil, “başarıya erdirmek”) tabiri vardı ki o dünyanın insanları, ellerindeki bütün gayret ve çabayı gösterdikten sonra, inançlarının gereği “tevfik Allah''tandır!” demeyi bir âdet ve itiyad hâline getirmişlerdi. Çünkü ''tevfik'' ve ''teveffuk'', kişinin kendi elinde değildi; gayret ve çaba tek başına yetmezdi; aksine bu bir nasip işiydi. Talibin nasibi varsa, yani taleb ettiği ile kendi arasında bir nisbet mevcutsa, vücuda gelirse, ancak o zaman, istediğinin olacağına, maksadına ulaşabileceğine inanırdı. Gayret, bu nisbeti meydana getiremezdi. Nisbeti olmadığı hâlde gayret edene “kifayetsiz muhteris” denirdi.

O insanlar nasiblerinin ne olduğunu, kendilerine münasib ve muvafık olanı gerçek anlamıyla bilemeyeceklerini bilirler, öyle inanırlardı. İyi bildikleri kötü, kötü bildikleri iyi çıkabilirdi. Tüm nisbetleri bilmek imkânsızdı. Bütünüyle nisbeti bilmek, her şeyi bilmekti.

Eskiler, bir şeyi isterler ve gayret edip, istedikleri şey ile aralarındaki nisbetin gerçekleşmesini umarlardı sadece. Onca gayretlerine rağmen, olmazsa, gerçekleşmezse, ''nasip değilmiş!” derler ve kendilerini üzmezlerdi. Her işin bir sahibi vardı. Tevfik O'ndandı. Başarıya erdirmek O'nun elindeydi. Dilerse olurdu, dilemezse olmazdı. Nisbetlerin Rabbi, her şeye bir nisbet (isim) vermiş, kullarını bu nisbete riayet etmekle, o nisbete muvafık hareket etmekle mükellef kılmıştı. Kısacası, nisbetlerin (âlemlerin) Rabbi, her ismini, bir nisbet hâlinde kullarına birer “rabb-i has” (ayn-ı sabite) olmak üzere tayin etmiş; diğer nisbetleriyse, gayretleri nisbetinde lütuf ve ihsan edeceğini bildirmişti.

''Muvaffakiyet'' demek, işte bu yüzden münasib olanın, yani nisbetin, tenasübün, münasebetin gerçekleşmesi (başarıya erdirilmek) demekti.

Peki ya başarı?

''Başarı'' sözcüğünün geçmişi uzun değil, kadîm dünyayı terkedişimizle yaşıt. Köküyse ''başarmak''tan, yani “baş'a erme”ye, “baş'a varma”ya, “baş olma"ya dayanıyor. Kısacası, ''başarı'' demek, “baş'a çıkmak”, “baş'a tırmanmak” demek.

Ey talib! Başarılı olma isteğinden ötürü seni kınadığımı düşünüp sukût-ı hayâle uğradığını yazıyorsun. “Baş(arılı) olmaya değmez” dediğim için üzülmüşsün.

Niçin? Ermediğin bir ''baş''a, çevrendekileri erdirmeyi bir marifet zannettiğin için.

Ey talib! Marifetin anahtarını, kaybettiğin yerde aramıyorsun; zira kendini aramıyorsun! Aradığın, sadece ''başarı''nın, ''baş"a ermenin, ''baş"a çıkmanın, ''baş'' olmanın anahtarı.

Peşinden koştuğun dünyanın senden yüzçevirmesinden yakınıyorsun. Peki ya yüzünü sana çevirirse, söyle bakalım, hâlin nice olur sanıyorsun?

Sen baş olmayı bırak, benim yaptığımı yap, önce adam olmaya çalış!

Dücane Cündioğlu

Ancak insan varsa sabah da vardır


Kadim dünyadan bu güne ‘aydınlık bir sabaha uyanmak’ düşüyle doludur insanlık. O sabah gelip çattığında adeta bütün kötülükler bitecek, acılar dinecek, dünyanın kanunu değişecektir. Çünkü sabah ışık olduğu kadar hayata büyük tutunuşudur insanoğlunun.

Veliliği yanında şairliği de bilinen Aziz Mahmut Hüdai’ye atfedilen bir menkıbede ‘ bir sabaha uyanmak’ düşüncesinin bizdeki özü de saklıdır. Aziz Mahmut Hüdai, sabah ezanını herkesten evvel okumak için can atarmış. Hatta önceden ve ağır ağır okunması gerektiğini istermiş. Kendisinin de bu ezanlardan birisini okuduğuna inanabiliriz. Bu hassasiyetini soran talebelerinden birisine aşağı yukarı şöyle söylemiş. "Gündüzün içinde her şey açıktır ve herhangi bir sıkıntıya düştüğünde insanın bir çare bulması daha mümkündür. Ama gecenin içinde öyle insanlar vardır ki acı, sıkıntı, ağrı, umutsuzluk ve kötü düşlerden kurtulmak için ne yapacaklarını bilemezler. Hasretle sabahı beklerler. Onların tek umutları sabahı müjdeleyecek olan ezan sesidir. İşte onlar için, belki de o tek bir kişi için acele etmek, erken davranmak gereklidir." Umudu, sabahla birleştiren buna benzer pek çok dolaylı anlatım bulunur eski kültürde. Doğu’nun, dönüp dolanıp ‘sabah vakti’ne atıf yapması sadece tarihsel tecrübesiyle değil zaman algısı ve onu içselleştirme yöntemiyle çok alakalıdır. "Işık doğudan gelir". Doğu bunca karanlık ve karmaşa içinde hala bu bilgi ve umutla ayakta kalır.

"Her gün yeniden doğarız bizden kim usanası" demiş Yunus Emre de. Türkçe’de gün kelimesi mesai saatlerini değil tam da güneşi ve onun meyvesi sabahı karşılar . Sabah, Arapçadan içimize çekilmiş sonra da kültürel tecrübenin içinde neredeyse Türkçeleşmiş bir kelimedir. Onun sadece bir anı değil birbiriyle çok ilişkili metaforlara bürünmesi, anlam katmanları edinmesi, kültürel tecrübenin şevk yanında yaratıcı hamlelerinden de gelir. Öyleyse ‘ bir sabaha uyanmak’ aynı zamanda, yeni, özgün, yaratıcı nice düşünceyi önermek demektir. Yoksa, ölü ve karanlık gecenin eşiti hatta efekti bir sabah olmaktan kurtulamaz hiçbir şey. Fecr-i kazip sabah değildir.

Sabah ile insan arasında güzel bir anlaşma var. Sabah geldiğinde insan bir kere daha bu anlaşmaya bağlılığını yeniler ve sabahın hakkını yerine getirir. Yola çıkar. "Yola çıkan için gün ışımıştır" demiş yine eskiler. Ve yola çıkan bu ışık içinde bilir ve bu bilişi ta içinden duyar ki, ‘bir sabaha uyanmak’ kaderi yaşamak değil o kaderin tam da kendisi, öznesi olmak anlamına gelir. İnsan sabahtır ebedi. Ancak insan varsa sabah da vardır.

Ömer Erdem

24 Nisan 2017

Mihrican mı değdi



Mihrican mı değdi gülün mü soldu
Gel ağlama garib bülbül ağlama
Felek baştan başa kimi güldürdü
Gel ağlama garib bülbül ağlama

Şakı benim şeydâ bülbülüm şakı
Bu dünya kimseye kalır mı bâki
Sana da mı değdi feleğin oku
Gel ağlama garib bülbül ağlama

Gonca gül açılır hâr ile geçer
Dertlilerin ömrü zâr ile geçer
Turabî biçare serinden geçer
Gel ağlama garib bülbül ağlama

Turabî

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.